Uzun ilişkiler son nasıl

İnsanların Birbiriyle Nasıl Uzun İlişkiler Yaşadığını Açıklayan Aşkın Nörobiyolojisi ... tek eşli kır sıçanı microtus ochrogaster türünde yapılan çalışmalar sayesinde son yıllarda insanın sosyal davranışları üzerine önemli bilgiler elde edildi. microtus ochrogaster türünde erkek ve dişi uzun süren bir ... Uzman Klinik Psikolog Dr. Ayşe Bombacı, uzun ve mutlu ilişkiler için tavsiyeler sunuyor. DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Klinik Psikolog Dr. Ayşe Bombacı, aşık olunacak zamanın ve kişinin seçilemeyeceğini, ancak nasıl bir ilişki yaşanacağının planlanabileceğini belirtiyor. Sonunda evlilik olsa da olmasa da herkes uzun süreli bir ilişki ister. İşte, ilişkinizin uzun süreli olacağının 6 işareti: uzun mesafe ilişkisi , ilişkiler içinde olan en zor biçimdir şahsen ben kendim ne kadar yürütmeye çalıştıysam zorlandım ve beceremedim, burda hata benimde olabilir veyahut tam kendime uygun kişiyi bulamamışta olabilirim, burda en büyük iş çiftlerin birbirlerine olan güveni kilit rol oynıyor . Bu tip ilişkiler iki kişi arasında fiziksel ve duygusal desteğin son safhada olduğu oldukça güçlü bağlardan oluşur. Ancak buna rağmen bazen bitmesi gerekir. Peki ama uzun süreli ilişkiler neden biter? Bunun birtakım sebepleri vardır. Uzun mesafeli ilişkileri sağlıklı şekilde yürütmek için ne yapmak gerek?Okuyun ve uzun mesafeli ilişkiler yürütülebilir mi kararınızı verin. ... Son İçerikler. ... Fotoğrafları nasıl saklamayı tercih ediyorsunuz? Dijital ortamlarda mı yoksa fotoğraf baskısı ile özel fotoğraf albümlerinde mi? Kadınlar nasıl boşalır soruna bu yazımızda kadınların orgazm olma durumlarını ve orgazm olduktan sonra neler yaşadığını detaylı şekilde anlatacağım. Bazı kadınlar için tek başına deneyim veya bir partnerle birlikte yaşanmış olabilir. Öncelikle vajinanın ön duvarında iki eklemi ile ilgili G noktasına dikkat çekmek istiyorum. . Uzun Mesafeli İlişkiler Yürütülebilir Mi? 1- Konuşun ama aşırıya kaçmayın. Arada uzun mesafe olan çiftler fiziksel olarak görüşememenin acısını ya telefonda ya da internette uzun saatler konuşarak çıkartmaya çalışırlar. Ancak bu yanlışa kapılıp sizde çok uzun saatler partnerinizle konuşmayın.

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.31 03:43 victorprut FETÖ'nün Hamiliğini Yapıp Korku Yönetimi Oluşturan Bir Diplomatın Hikayesi: Ersin Erçin

Abdullah Gül’ün en yakın adamlarından olan ve uzun süre danışmanlığını yapmış olan Ersin Erçin Dışişleri’nde bilinen bir isim. Hem özel hayatındaki çeşitli şayialar hem de görev yaptığı ülkelerde FETÖ ile olan sıkı bağları nedeniyle çokça eleştirilmiş birisi. İcraatıyla ilginç bir diplomat portresi çizen Ersin Erçin 2017 yılında Güney Kore’ye büyükelçi olarak atandıktan sonra ilk ve tek iş olarak ülkede hoşuna gitmeyen kim varsa onu terör örgütü üyesi olmakla suçlayıp devletin tüm imkanlarını ve mesaisinin tamamını kafasına göre terör örgütü listesi oluşturmaya harcamış birisidir. Ancak ülkede cirit atan ve Fetullah Gülen’e çok yakın olan örgüt imamlarıyla ilgili sessiz kalmayı tercih etmiştir. Garip bir şekilde, kırmızı bültenle aranan Sıtkı Baş ve Eşref Sağlam gibi isimlere dokunmayıp bunun haricinde işinde gücünde olan esnafı, sanatkarı ve hatta iş arayan gariban insanları bile terörist olarak yaftalayıp hayatlarını karartmaya adamış kendisini. Bunca garip ve kanun dışı hareketlerinin bir nedeni olmalıydı. Bu yüzden işin arka planını irdelemek bugün Türkiye’nin yurtdışında zayıflayan imajını anlamak için de yararlı olur.
Güney Kore’den önce Brezilya’da büyükelçilik görevini yaparken kurduğu çeşitli ilişkiler nedeniyle kafalarda soru işareti oluşturan Erçin, ülkede her zaman Gülencilerin destekçisi olmuş birisi. Bu sitede sitede Fetullah Gülen’in bugün sağ kolu olan Hamdullah Öztürk ile Fetullah’ın kitapları önünde sohbet ederken görülüyor. Bilirsiniz, hiçbir büyükelçi bu şekilde tarikatların ve tehlikeli olduğu bilinen yapılanmaların ayağına gidip böylesine samimi pozlar verecek riski almazlar. Diğer fotoğraflarda da Brezilya’nın FETÖ temsilcisi olan Mustafa Kapucu’yla samimi pozlarına şahit olduğumuz Erçin mesaisinin tamamını bu örgütün faaliyetlerini desteklemek için harcamıştır. Kendisinin katıldığı diğer örgüt çalışmaları ve yazışmaları da buradaki gibidir. Normal bir vatandaşın bu fotoğraflardan birinde bile yer alması halinde başına neler geleceğini az çok tahmin edebiliriz.
İşte böylesi garip bir arka plana sahip olan diplomatın bugün devletin imkanlarını gariban vatandaşların hayatını karartmak ve Türkiye’nin imajını durmadan kötüye götürmek için kullanmasının nedeni daha rahat anlaşılabilir. Hatta, Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu sürecinde dünyaya daha düzgün imaj vermeye ihtiyacı olduğu bir dönemde bu kişi hiçbir faaliyette bulunmamış, operasyonun başlamasından iki hafta sonra G. Kore medyasına demeç vermeyi düşünebilmiştir. Zaten demeç verdiği günün bir gün öncesinde operasyon sonlanmıştı. İş işten geçmiş ama büyükelçi yabancı basına Türkiye’nin davasını anlatmayı yeni düşünebilmiş.
Ayrıca Güney Kore’nin Türk vatandaşlarını havalimanından geri gönderme süreci de bu kişi zamanında başlamış ve artık baş edilemez duruma gelmiştir. Bilindiği gibi son iki yıldır Türk vatandaşları Güney Kore’ye gidişte çok büyük zorluklar yaşıyor. Ama ilgilenen kimse yok. Büyükelçiliğin duyurularında da belirttiği gibi, Kore makamları Türk temsilciliğini artık muhatap bile almamaktadır. FETÖcülerin harıl harıl çalışarak Türkiye’ye yönelik olumsuz imaj faaliyetlerini Güney Kore medyasına işledikleri bir süreçte Ersin Erçin’in tek yaptığı şey, resepsiyonlarda şık kıyafetiyle pozlar vermek ve hoşuna gitmeyen vatandaşın hayatını karartmak için terörist listesi hazırlamak olmuştur. Bu konuda, ülkedeki esnafın karşılaştığı zarar büyüktür. Türk işletmecileri karşılaştığı kanuni zorluklar konusunda hiçbir destek alamamakta ve üstüne üstlük bu insanlar terörist olarak yaftalandığı için Türk temsilciliğinden de yardım görememekte. Ancak asıl FETÖcülerin cirit atması konusunda bu temsilciliğin yaptığı hiçbir şey yoktur. Kendilerine gelen ihbarları bile göz ardı ederek arka plandaki işbirliklerinin örtülmesi için uğraşmaktadırlar. Zaten 2014’te ülkedeki en büyük FETÖ işletmelerinden birisi olan Kervan Restoran da bizzat şimdiki büyükelçilik personelinin de katılımıyla açılmıştı. Hatta bazı personelin akrabaları da halihazırda bu işletmelerde çalışmaya devam ediyor. Nerede kaldı FETÖ’yle mücadele? Tabii ki lafta.
Bu kişinin büyükelçilik koltuğunda oturduğu dönemde yaşanan bir diğer ilginç hadise de FETÖ imamı Hakan Baltalı’nın elini kolunu sallayarak konsolosluk binasında gezip tozmasıdır. Örgütün Uzakdoğu imamı olup pasaport süresi bitince konsolosluğa başvuran Baltalı, malum durumlardan dolayı süre uzatımı yapamayacağını, sadece ülkeden çıkış kağıdı alabileceğini öğreniyor. Başka vatandaşlara kapısını kapatan konsolosluğun, iş örgüt imamına gelince yardımsever olması rezil bir durumdur. Benzer durum diğer pek çok ülkede de yaşanmıştır. Medyadan araştırılabilir. Buradan istediği kağıdı alıp Finlandiya’ya kaçan Baltalı, alay eder gibi uçuşunu İstanbul aktarmalı gerçekleştirmiştir.
Ersin Erçin’in resepsiyon taktiği de hayli ilginçtir. Devlet tapulu malıymış gibi hareket ederek, tüm Türk vatandaşlarına ait olan Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunu kapalı oturum şeklinde gerçekleştirmiştir. Yani, halkın vergisiyle, halka ait bayramın düzenlendiği resepsiyon sadece Erçin’in istediği kişilerin katılabileceği bir şekilde düzenlenmiştir. Son resepsiyonda ise katılımcıların kimlik göstermesi mecburi tutulmuştur. Erçin’e yakın olan PKK’lı ve FETÖ’cü kim varsa resepsiyona katılabilirken, sıradan vatandaş Cumhuriyet Bayramı’nda bu etkinliklerden uzak tutulmuştur. Vatandaş kavramı onun için yabancıdır. Oluşturduğu korku yönetiminde despotluğuna devam ederek büyükelçiliğin korku yuvası olmasını sağlamıştır. Şu anda bile koronavirüs nedeniyle sıkıntı çeken vatandaş bu kişinin korkusundan dolayı elçilikle irtibat sağlayamamaktadır. Kim bilir hasta olduğunu söyleyen kişiyi her zaman olduğu gibi Fetöcülükle suçlayıp hayatını karartacaktır.
Hayatı boyunca evlenmemiş olan Erçin, 2019 yılında görev yaptığı ülkede tercüman olarak yanında tuttuğu ve kendisinden 32 yaş küçük olan Müge Öcal ile birden dünya evine girme kararı aldı. FETÖ’nün Kervan Restoranı adlı işletmesinde de çalışmış olan Müge Öcal aniden first lady konumununa ulaşınca rahata eren bir kişi olarak dikkatleri üstüne çekti. Erçin döneminden önce büyükelçiliğin kapısını tercümanlık için defalarca çalan ancak her defasında geri çevrilen Öcal artık devletin imkanlarını rahatça kullanabileceği bir konuma erişmişti. Bir yıl öncesine kadar kapı kapı iş arayan bu kişi artık resepsiyondan resepsiyona koşturan, daha önceden kendisine ters gördüğü kişileri rica minnet ile terörist listesine aldıran bir kişi haline gelmişti.
Ne diyelim, devran döner ve herkes yaptığının karşılığını alır. Bu korku düzeni elbet bir gün biter. Beş on yıl sonra bu adamların nasıl anılacağını yine en iyi kendileri bilir.
submitted by victorprut to svihs [link] [comments]


2020.03.27 18:35 karanotlar Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya

Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya
İsrailli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin 20 Mart’ta Financial Times’ta yayımlanan, “Koronavirüs sonrası dünyaya totaliter gözetleme rejimleri mi, yoksa küresel dayanışma mı hâkim olacak?” başlıklı yazısını Okan Yücel çevirdi.
https://preview.redd.it/fmowedyo39p41.jpg?width=540&format=pjpg&auto=webp&s=27d2a19c1dcda276632a9d1d3d3e6d3384e71e66
“İnsanlık şu an küresel bir kriz içinde. Muhtemelen bizim neslimizin en büyük krizi bu. Hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar büyük ihtimalle bizim gelecek onlarca yılımızı belirleyecek. Yalnızca sağlık sistemimizi değil, ekonomiyi, siyaseti ve kültürümüzü de şekillendirecek. Çabuk harekete geçmeli ve kararlı olmalıyız. Aksiyonlarımızın uzun dönemli sonuçlarını da hesaba katarak hareket etmeliyiz. Alternatifler arasından en iyisini seçerken sadece ani tehditlere karşı nasıl çözüm üreteceğimizi değil, bu fırtına geçtiği zaman nasıl bir dünyada yaşıyor olacağımızı da düşünmeliyiz.
“Bütün ülkeler sosyal deney haline geldi”
Pek çok kısa vadeli acil önlem artık hayatımızın önemli bir parçası olacak. Acil durumların doğası böyledir. Tarihi süreçleri hızlandırırlar. Normalde uzun yıllar düşünülerek verilmesi gereken kararların birkaç saat içinde verilmesi gerekir. Henüz tam anlamıyla hazır olmayan ve hatta tehlikeli teknolojiler hizmete sunulur, çünkü hiçbir şey yapmamanın riski daha büyüktür. Şu an pek çok ülke bir sosyal deney haline geldi. Herkes evden çalışırsa ve iletişimi belli bir mesafeden uzakta gerçekleştirirse ne olur? Bütün okullar ve üniversiteler çevrimiçi eğitim verirse ne olur? Normal zamanlarda hükümetler, şirketler veya okulların girişmeye gerek görmeyeceği uygulamalar şu an yürürlükte, çünkü normal bir zamandan geçmiyoruz.
Bu kriz anında oldukça önemli iki seçimde bulunacağız. İlk seçim totaliter gözetleme mekanizması ile yurttaşların güçlendirilmesi arasında, ikinci seçim ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında olacak.
Tepeden tırnağa gözetim
Salgını durdurmak için bütün toplumların uyması gereken standart kurallar bulunuyor. Buna ulaşmanın iki ana yolu var. İlk yolu hükümetlerin vatandaşları takip etmesi ve kurallara uymayanları cezalandırması. İnsanlık tarihinde ilk kez bugünkü teknoloji sayesinde herkesi her zaman takip etmek mümkün. Bundan elli sene önce KGB bütün Sovyet toplumunu 24 saat boyunca izlemeyi hayal edemezdi. KGB insan etkinliğine ve analistlere güvenirdi. Her vatandaşın başına bir kişi dikemezsiniz. Ancak artık hükümetler bu konuda insan gücü yerine kuvvetli algoritmalara ve teknolojilere güvenebilirler.
Koronavirüs ile mücadelede pek çok hükümet şimdiden gözetleme politikası uygulamaya başladı bile. En büyük örnek de Çin. İnsanların akıllı telefonlarını yakından takip ederek, milyonlarca yüz tanıma kamerası kullanarak, insanların ateşlerini ölçüp raporlamalarını sağlayarak Çin hükümeti yalnızca koronavirüs taşıma şüphesine sahip insanları tespit etmekle kalmıyor, aynı zamanda hareketlerini takip edip kimlerle temas kurduğunu da öğrenebiliyor. İnsanlara enfekte olan bir hastadan ne kadar uzakta olduğunu söyleyen çok sayıda mobil uygulaması var.
Bu teknolojilerin kullanımı sadece Doğu Asya ile sınırlı değil. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Güvenlik Ajansı’na kısa süre önce normalde terörizmle mücadelede kullanılan gözetleme teknolojilerini koronavirüs hastalarının takibinde kullanma yetkisi verdi. Meclis alt komisyonu bunu reddedince geçici olan acil durum yasası ile bu hakkı tanıdı.
“Salgın, gözetleme uygulamaları açısından bir dönüm noktası teşkil edebilir”
Bunların hiçbirinin yeni uygulamalar olmadığını söylüyor olabilirsiniz. Ancak son yıllarda hem şirketler hem de hükümetler insanları takip etmek, gözetlemek ve manipüle etmek için daha sofistike teknolojiler kullanıyorlar. Eğer dikkatli olmazsak bu salgın gözetleme tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktası teşkil edecek. Sadece şu ana kadar bu mekanizmaları reddeden ülkelere de uygulanmasını normalleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda gözetleme sistemi artık deri üzerinden deri altına geçiş yapacak.
Şu ana kadar akıllı telefonunuzun ekranına temas ettiğinizde ya da bir bağlantıya tıkladığınızda hükümet tam olarak hangi bilgiye ulaştığınızı bilmek istiyordu. Ancak koronavirüs ile birlikte odak noktası da değişti. Artık hükümet parmağınızın ısısını ve altındaki damarın kan pompalama hızını bile öğrenmek isteyecek.
Gözetleme konusundaki pozisyonumuzla ilgili yaptığımız çalışmalarda bizi en çok zorlayan tam olarak nasıl gözetlendiğimizi ve önümüzdeki senelerin ne gibi yenilikler getireceğini bilemememizdir. Gözetleme teknolojisi aşırı hızlı ilerliyor ve on sene önce bize bilimkurgu gibi gelenler bugün eskimiş durumda. Düşünce deneyi olarak şöyle bir şey hayal edin: 24 saat boyunca vatandaşlarının kalp atışlarını ve vücut ısılarını ölçmek isteyen bir hükümet bütün vatandaşlarına bu işe yarayacak bir bileklik takıyor. Sonuçlar da yine hükümetin oluşturduğu algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Siz bile bilmeden bu veriler sizin hasta olup olmadığınızı bilirken aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü de tespit edebilecek. Böyle bir sistem salgını birkaç gün içinde durdurabilir. Ne kadar muhteşem değil mi?
Olumsuz tarafı ise tabii ki inanılmaz bir gözetim mekanizmasına meşruiyet kazandıracak olması. Mesela CNN yerine FOX News bağlantısına tıklarsam siyasî düşüncemin yanı sıra kişiliğim ile ilgili de ne çıkarımlar yapılacaktır, kimbilir. Eğer kalp atış hızımı ve kan akışımı takip ederseniz aynı zamanda beni neyin sinirlendirdiğini ve güldürdüğünü de göreceksiniz.
Şunu hatırlamamız gerekir ki sinirlenme, eğlenme, âşık olma veya sıkılma gibi durumlar da tıpkı öksürme ve hasta olma gibi biyolojik olgulardır. Eğer bu gözetim mekanizmaları devam ederse hükümetler bizi bizden daha iyi tanıyacaklar. Duygularımızı tahmin edip onları manipüle ederek bize istedikleri malları ve siyasetçileri satabilecekler. Kuzey Kore’de bu sistemin 2030 yılında geçerli olduğunu varsayalım. Eğer “Büyük Lider”in konuşmasını dinlerken sinirlenirseniz, akıbetiniz malûm.
Elbette ki biyometrik gözetlemeyi yalnızca acil durum zamanlarında kullanılan bir önlem olarak da kurgulayabilirsiniz. Ancak ya her zaman bir acil durum olma riski ile yaşamaya başlarsak ne olacak? Örneğin benim ülkem olan İsrail 1948’deki Bağımsızlık Savaşı’nda olağanüstü hal ilan etmişti. Bağımsızlık Savaşı kazanılalı uzun zaman oldu ama İsrail olağanüstü halin kalktığını hiçbir zaman ilan etmedi.
Koronavirüs sona erse bile bizim özel hayatımız ile ilgili veri toplamaya aşık olan hükümetlerimiz biyometrik gözetim mekanizmalarını kullanmayı devam edecek ve bunu “bir sonraki salgına karşı önlem” olarak pazarlayacaklar. Ancak gerçek sebebi hepimiz bileceğiz. Son yıllarda özel hayatımızın gizliliği üzerinde büyük bir savaş yaşanıyor. Koronavirüs krizi bu savaşın tepe noktası olabilir. Eğer insanlara özel hayatın gizliliği mi yoksa sağlık mı diye sorarsanız insanların çoğu sağlığı seçer.
“Doğru bilgilendirilen bir toplum her zaman cahil bir halktan daha güçlüdür”
İnsanlara özel hayat mı sağlık mı diye sormak, sorunun kökeni itibarıyla oldukça yanlış. Hem özel hayatımızı yaşayıp hem de sağlığımızı elimizde tutabiliriz. Hem sağlığımızı koruyup hem de totaliter gözetim rejimlerini kurumsallaştırmadan yurttaşları güçlendirerek koronavirüsü yenebiliriz. Koronavirüsün nasıl yenileceğinin en iyi metotlarını Güney Kore, Tayvan ve Singapur buldu. Bu ülkeler de birtakım takip mekanizmaları geliştirseler de daha çok teste, dürüst açıklamalara ve doğru bilgilendirilen toplumla gerçekleştirilecek işbirliğine güvendiler.
Merkezileşmiş takip sistemleri ve sert cezalandırma yöntemleri insanları faydalı kılavuzları kullanmaya teşvik etmenin tek yolu değillerdir. İnsanlara bilimsel gerçekler doğru aktarıldığında ve insanlar da otoritelerin kendilerine bu konularda doğru bilgiler verdiklerine inandığında, “Büyük Birader”den emir almadan doğru olanı zaten yapacaklardır. Kendi kendine motive olmuş ve doğru bilgilendirilmiş bir toplum her zaman için gözetlenen ve cahil bırakılan bir toplumdan daha güçlüdür.
Örneğin ellerinizi sabunla yıkadığınızı düşünün. İnsan hijyenindeki en büyük ilerlemelerden biridir. Bu basit uygulama her yıl milyonlarca insanın hayatını kurtarıyor. Her ne kadar biz bunu var olan durum üzerinden kabul etsek de bilim insanları elleri sabunla yıkamanın önemli olduğunu 19. yüzyılda keşfetmişlerdi. Önceden doktorlar ve hemşireler bile bir operasyondan diğerine ellerini yıkamadan giderlerdi. Bugün milyarlarca insan her gün düzenli olarak ellerini yıkıyorlar. Bunu sabun polislerinden korktukları için değil, gerçeği bildikleri için yapıyorlar. Bakterilerin ve virüslerin elime bulaştığını, bunların hastalığa neden olabileceğini ve sabunla ellerimi yıkayarak onları etkisiz hale getireceğimi biliyorum.
“Siyasetçiler bilime olan güveni azaltmak istediler”
Ancak böylesi bir duyarlılık için güven ve işbirliği gereklidir. İnsanların bilime, kamu otoritelerine ve medyaya güvenmeleri lazımdır. Son birkaç yılda sorumsuz siyasetçiler bilime olan güveni bilerek önemsizleştirdiler. Aynı siyasetçiler şimdi de “Toplumun doğru olanı yapacağını bilemezsiniz” argümanı ile otoriter yönetimlerini daha da katı hale getirmek için can atıyorlar.
Normalde, yıllardır erozyona uğramış bir güvensizlik sorunu bir gecede çözülemez. Ancak normal zamanlardan geçmiyoruz. Kriz zamanlarında insanların düşünceleri çok çabuk değişebilir. Kardeşlerinizle uzun yıllar kavga etmiş olabilirsiniz, ancak acil bir durum ortaya çıktığında hemen konuşup birbirinize yardım edersiniz, çünkü gizli bir güven ve yakınlık keşfedersiniz. Bir gözetim rejimi inşa etmek yerine insanların bilime, otoritelere ve medyaya güvenini yeniden inşa etmek için henüz çok geç değil. Elbette ki teknolojiden de faydalanmalıyız. Ancak teknolojiyi insanları güçlendirmek için kullanmalıyız. Elbette ki ateşimin ve kan basıncımın takip edilmesini istiyorum. Ancak bunun bir hükümete mutlak güç sağlamak için kullanılmasını istemiyorum. Bunun yerine bu verilerin benim yapacağım seçimleri kolaylaştırması ve hükümetin de eylemlerinden dolayı hesap vermesi için kullanılmasını istiyorum.
Eğer sağlık durumumu 24 saat takip edebilseydim, sadece diğer insanlar için bir sağlık sorunu teşkil edip etmeyeceğimi değil, hangi alışkanlıkların sağlığıma iyi geleceğini de bilirdim. Eğer koronavirüs salgını boyunca güvenilir verilere ulaşıp onları analiz edebilirsem hükümetin doğru politikaları uygulayıp uygulamadığını ya da bana yalan söyleyip söylemediğini de değerlendirebilirim. İnsanlar ne zaman gözetleme hakkında konuşursa, şunu unutmayın ki gözetleme teknolojisi hükümetlerin insanları gözetlemesi için kullanılabileceği gibi insanların hükümetleri gözetlemesi için de kullanılabilir.
Koronavirüs salgını yurttaşlar için oldukça büyük bir test. Önümüzdeki günlerde her birimiz kendini düşünen siyasetçilere ya da komplo teorilerine değil, bilimsel verilere güvenmeyi seçmeliyiz. Eğer doğru seçimi yapamazsak sağlığımızı korumanın tek yolu olduğunu düşünerek birçok değerli özgürlüğümüzden kendi isteğimizle vazgeçmiş oluruz.
Küresel bir plana ihtiyacımız var
İkinci tercihimizi ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında yapacağız. Salgın hastalıklar da sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizler de küresel sorunlardır. Yalnızca küresel çaptaki işbirliği ile çözülebilir.
Öncelikli olarak, virüsü yenmemiz için herkesin bilgi paylaşımında bulunması gerekiyor. Bu, insanlar için virüslere karşı mücadelede büyük bir avantaj. Çin’deki virüslerle ABD’deki virüsler “İnsanları nasıl daha çok etkileyebiliriz” diye iletişime geçemezler. Ancak Çin ABD’ye koronavirüs ile nasıl mücadele edebileceğine dair oldukça değerli tavsiyeler verebilir. Milano’daki İtalyan bir doktorun keşfettiği bir yöntem Tahran’daki insanın hayatını kurtarabilir. Ancak bunun için kürsel bir işbirliği ve güven ortamının oluşturulması şart.
Ülkeler şeffaf şekilde bilgi paylaşmaya ve mütevazı şekilde tavsiye almaya açık olmalılar. Aynı zamanda aldıkları bilgilere de güvenmeliler. Özellikle test kitleri ve solunum cihazları gibi ekipmanları dünya geneline yaymamız gerekiyor. Tıpkı ülkelerin savaş zamanı önemli endüstrilerini kamulaştırmaları gibi koronavirüse karşı verdiğimiz mücadele de önemli üretim mekanizmalarının insancıl hale gelmesini sağlayabiliriz. Az sayıda koronavirüs vakası olan zengin bir ülke ekipmanlarını daha çok vakanın görüldüğü fakir bir ülkeye gönderebilir. Tabii bunu yaparken ertesi gün kendisi zor bir duruma düştüğünde başkalarının da ona yardım edeceğine inanması gerekiyor.
Küresel işbirliği sağlık çalışanları için de gerekli. Hastalıktan daha az etkilenen ülkeler sağlık personellerini salgından olumsuz etkilenen ülkelere gönderebilirler. Hem yardım eli uzatılmış hem de oldukça değerli bir tecrübe edinilmiş olur. Salgının seyri değişirse, bu kez yardım edilen taraf değişir.
Ekonomik alanda da benzer bir işbirliği elzem hale gelebilir. Talep zincirinin doğasını düşünürsek eğer bütün hükümetler diğerlerini önemsemeden kendi çözümlerini uygulamaya kalkarsa kriz daha da derinleşir. Acil bir küresel eylem planına ihtiyacımız var.
Bir başka ihtiyaç ise seyahat konusunda küresel bir uzlaşıya varmak. Aylar boyunca seyahat etmeyi yasaklamak koronavirüs ile mücadeleyi de zarara uğratır. En azından bilim insanları, doktorlar, gazetecileri, siyasetçiler ve iş insanlarının seyahat etmelerine izin verilmeli. Bu da seyahat edecek kişilerin kontrolden geçirilmesiyle mümkün olabilir. Eğer kontrol esnasında bir sorun ortaya çıkmamışsa bu kişiler uçağa binerken veya başka bir ülke tarafından kabul edilirken sıkıntı yaşamazlar.
“Şu an kolektif bir paralize olma hali var”
Ne yazık ki şu an ülkeler bunların çok azını gerçekleştiriyorlar. Kolektif bir paralize olma hali uluslararası toplumu olumsuz etkilemiş durumda. Sanki ortamda hiçbir yetişkin yok gibi. Birkaç hafta önceden dünyadaki önemli liderlerin bir toplantı gerçekleştirip acil bir ortak eylem planı ortaya koyması beklenirdi. G7 ülkeleri anca bu hafta video konferans ile bir toplantı gerçekleştirdiler ve sonucunda da hiçbir plan ortaya koyamadılar.
2008 küresel krizi veya 2014 Ebola salgını gibi dönemlerde ABD küresel liderlik iddiasını sürdürmüştü. Ancak mevcut ABD yönetimi bu rolü bırakmış durumda. ABD yönetimi, insanlığın geleceği yerine ABD’nin büyüklüğünü öncelik haline getirdiğini açıkça belli etti.
Bu yönetim en yakın müttefiklerini bile terk etti. AB’ye seyahat etmeyi yasaklarken bu konuyla ilgili AB kurullarıyla görüşmedi bile. Alman ilaç şirketinin üzerinde çalıştığı Kovid-19 aşısının tüm haklarını 1 milyar dolara satın almak istedi. Bu yönetim bir küresel eylem planı açıklasa bile, hiçbir konuda sorumluluk almayan, asla hatasını kabul etmeyen ve iyi işleri kendisinin yaptığını iddia edip kötü olaylar için başkalarını suçlayan birisinin peşinden çok az ülke gider.
Eğer ABD’nin bıraktığı boşluk başka ülkeler tarafından doldurulamazsa, sadece salgını durdurmak daha da zorlu hale gelmekle kalmayacak, bırakılan miras önümüzdeki yıllarda uluslararası ilişkiler sistemini de zehirlemeye devam edecek. Yine de her kriz bir fırsattır. Umuyorum ki bu salgın, insanların küresel uyuşmazlığın ve anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı vahim tehlikeleri fark etmesine neden olur.
İnsanlık bir seçim yapmak zorunda. Uyuşmazlık yolunu mu takip edeceğiz, yoksa küresel dayanışmadan yana mı olacağız? Eğer uyuşmazlığı seçersek bu durum sadece krizi uzatmakla kalmayacak, gelecekteki çok daha vahim olayların habercisi olacak. Eğer küresel dayanışmayı seçersek sadece koronavirüse karşı değil 21. yüzyıl boyunca insanlığa saldıracak diğer bütün salgınlara ve krizlere karşı da zafer elde edeceğiz.
https://dunyalilar.org/yuval-noah-harari-koronavirus-sonrasi-dunya.html/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 19:21 Sethbenja Enneagram

Yüzlerce yıl önce, sufi bilgeliğinin bir parçası olarak ortaya çıkan enneagramı; kısaca insanın kendini tanıma sanatı olarak tanımlayabiliriz. Enneagramı uzunca tanımlamaya kalktığımızda ise kendimizi uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında buluveririz. Son dönemde adı sıkça telaffuz edilen enneagram aslında sanıldığı kadar yeni bir uygulama değil. Enneagram latincede ennea=dokuz ve gram =çizgi/çizim kelimelerinden türemiştir. Bu sistem dokuz ana kişilik tipini ifade eder. Kişinin kendisini tanıması bu dokuz ana kişilik tipinden hangisine ait olduğunu anlayarak, zaaflarını, tutkularını bilmesinden geçer. Burada amaç kişilik tiplerini öğrenmekten ziyade kişinin kendi kişiliğini tanıyarak gerçek Öz’e ulaşmasıdır. Her insanın kendisine ait bir Öz’ü vardır. Doğumdan sonra kişiliğin oluşmasıyla birlikte özün üstü yavaş yavaş örtülür ve zamanla görünmez hale gelir. Derviş dünya hayatında Öz’ünü bulmaya çalışan kişidir. İnsanların kendilerini bulmalarını vaat eden bütün düşünce sistemleri esasen özümüzü bulmamızı sağlamaya çalışır. Egodan ve egonun getirdiği her türlü düşünceden arındırılmış özümüzü… Enneagram bu noktada devreye girer ve “Öz’ü bulmak istiyorsak öncelikle kendimizi bulmak, anlamak zorundayız” der. Kendimizi anladıkça Öz’ü örten perdenin mahiyetini de anlarız. Böylece o perdeyi aralayabiliriz ve öz ancak o zaman açığa çıkar. Dünya hayatında yaşarken zaman içinde hırslarımız, zaaflarımız eksikliklerimizle birlikte “ben” dediğimiz bir kendilik oluştururuz. Bu kendiliği “ben” olarak kabul ederiz ama benin içinde sıkışıp kaldığımız için onun doğasını bir türlü çözüp arka plandaki özümüze ulaşamayız. Enneagram, ben diye adlandırdığımız ama aslında “çoğul” olan pek çok kişilik özelliğinin bünyemizde bir araya geldiği organizasyonun yapısını tanımamızı sağlayan bir metodolojidir. Enneagram sonu olmayan bir sanattır da aynı zamanda. İnsanın derinliklerinin nasıl ki sonu yoksa enneagramın da sonu yoktur. Çünkü enneagram insanın o sonsuz derinliklerini inceler. Bu yüzden enneagram felsefesi aynı zamanda kendini tanıma, bilme felsefesi olarak da değerlendirilmelidir.
Enneagram Nasıl Oluştu?
Enneagram ilk bakışta sufilikle bağdaştırılamayacak bir isim gibi gözüküyor olabilir. Zaten Sufiler de bu insan tanıma sanatının temellerini oluştururken bunun adı enneagram olsun dememişlerdir. Enneagram gelenek olarak sufilerin ve eski bilgeliklerin temelini attığı ama bu hale gelmesinde, öncelikle George Gurdjieff’in ardından da Güney Amerikalı Oscar Ichazo’nun önemli payının bulunduğu uzun süreli bir deneme-yanılma ve çalışmalar bütünüdür. Enneagram sembolünün kökeni ilk çağlara kadar gitmektedir. Ichazo enneagramı Pisagor’un dokuzuncu damgası olarak adlandırmıştır. Bu sembol günümüze Gurdjieff tarafından taşınmıştır. Fakat semboldeki noktaları Gurdjief kişilik tiplemelerinde kullanmamıştır. Dokuz noktayı kişilik tiplerine uyarlayan ve enneagramı bugünkü haline getiren kişi ise Oscar Ichazo’dur.
Dokuz Kişilik Tipi
Tip 1: Mükemmeliyetçi;
Birler sabırlı ve mükemmeliyetçidirler. Dünyanın mükemmel bir yer haline gelmesi için çok çalışırlar. Yaptıkları her işin kusursuz olması için gayret gösterirler. Bir işe girdiklerinde herhangi bir eksiklik oluşması durumunda kendilerini suçlu hissederler. Çevrelerindeki her şeyi mükemmel hale getirmeye çalışırlar. Bu, iş, arkadaş, eş ya da çocukları da olabilir.
Tip 2: Yardımsever;
İkiler insanlara yardım etmekten çok hoşlanırlar. Hayat düsturları yardım etmek üzerine kuruludur. İkili ilişkilere çok önem verirler. Sıcak ilişkiler kurma konusunda oldukça başarılıdırlar. Başkalarına yardım etmeye çalışırken bazen kendilerini unuturlar. Kendilerinin yardıma ihtiyacı olduğunda da aynı yardımseverliği etraflarından beklerler. Eğer aynı yardımı göremezlerse etraflarına küsebilirler.
Tip 3: Başarı Odaklı;
Üçler için hayatta en önemli şey başarıdır. Başarı odaklıdırlar ve çok çalışırlar. Başarıya ulaşmak için her yolun mübah olduğunu düşünürler. Organizasyon kurup yönetmekte ve iyi sonuçlar elde etmekte oldukça başarılıdırlar. Giriştikleri her konuda en iyisi olmak isterler.
Tip 4: Özgün;
Dörtler özgün ve yaratıcıdır. Farklı olmak onlar için nefes almak kadar kolaydır ve bu hoşlarına gider. Estetik ve güzellik anlayışları sıra dışıdır. Onlar için yaptıkları işlerde anlam ve derinlik her şeyden önce gelir. Duygularının farkındadırlar ve duygularını ifade etmeyi severler.
Tip 5: Araştırmacı;
Beşler, bilgi toplamaya, öğrenmeye ve çevrelerinde olup biteni gözlemlemeye odaklanmışlardır. Son derece mantıklı, düşüncelere önem veren, sebep-sonuç ilişkileri kurmada ve problem çözmede başarılı kişilerdir. Kitap okumaktan ve araştırma yapmaktan büyük keyif alırlar.
Tip 6: Sorgulayıcı;
Altılar karşılaştıkları her şeye şüpheyle yaklaşırlar. Bunu yapmaktaki amaçları kendilerini ve sevdiklerini tehlikelerden korumaktır. Sürekli tetiktedirler. Altıları kandırmak da güvenlerini kazanmak da çok zordur, ama bir kere güvenirlerse o kişiye kendilerini adarlar.
Tip 7: Maceracı;
Yediler içlerinde bulunan yaşam enerjisini dışarıya yansıtmayı çok severler. Zihinsel aktiviteleri çok yoğundur ve sürekli yaratıcı fikirler üretirler. Bir işi bitirmeden diğerine başlayabilme özellikleri yedilerin zaman zaman maymun iştahlı bir görünüm sergilemelerine neden olurlar. Yediler çok kuvvetli motivatörlerdir. Karşılarındaki kişiyi enerjileriyle motive edebilirler.
Tip 8: Meydan Okuyan;
Sekizler kendilerini adeta gücün timsali olarak görürler. Kendilerini adalet sağlayıcı olarak hissederler. Çabucak öfkelenir ve bunu dışa yansıtmaktan çekinmezler. Dosta güven düşmana korku verir sözü sekizler için söylenmiştir. Bir işe başladıkları zaman bitirmeden bırakmazlar.
Tip 9: Barışçı;
Dokuzlar adı üzerinde barışçı bir doğaya sahiptirler. Olaylara objektif bir bakış açısıyla, yargılamadan bakabilirler. Çatışmaktan ziyade uzlaşmayı seçerler. Farklı kültürlere ve görüşlere hoşgörüyle yaklaşırlar. Bu dokuz tipin de ayrıca stresli ve huzurlu oldukları zamanlarda gittikleri numaraları vardır. Örneğin tip dokuz sağlıksız olduğu durumlarda tip 6 nın olumsuz durumuna kayarken, sağlıklı durumda tip 3 e kayabilir. Ayrıca her tip sağındaki ve solundaki kanatlardan etkilenebilir. Örneğin tip 9 un solunda 8 ve sağında 1 vardır. Bu demektir ki tip 9 aynı zamanda tip 8 ve/veya tip 1‘den etkilenebilir.
Enneagram nerelerde kullanılır?
Enneagram gelişmiş ülkelerde hem sosyal hayatta, hem iş hayatında, hem de akademik çevrelerde oldukça etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Enneagram bugün dünyanın en seçkin üniversitelerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram Stanford Üniversitesi M.B.A. programında ders olarak yer alıyor. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kişilik analizi olarak uygulamalı ders şeklinde işlenmektedir. Amerikan ağırlıklı olmak üzere pek çok üniversitenin işletme, psikoloji, tıp, eğitim bölümlerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram orduların ve gizli servislerin de eğitimlerinin bir parçasıdır. CIA, FBI ve Alman ordusunun özel görevli personellerinin yetiştirilmesinde enneagram eğitimi yer almaktadır. Aralarında Apple, Motorola, Google gibi pek çok Amerikan şirketinin de bulunduğu dünyanın en gelişmiş şirketleri personel seçiminde ve satış-pazarlama çalışmalarında enneagram metodunu kullanmaktadır. Çatışma yönetimi konularında da enneagram oldukça başarılı bir metot olarak şirketlerin her geçen gün daha çok başvurdukları bir kaynak haline gelmiştir. Kişilik Tipleri Ve Sağlık İlişkisi: Yapmış olduğum enneagram araştırmaları sırasında kişilik modelleriyle karşılaşılan hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu fark ettim. Enneagrama göre ikiler, üçler ve dörtler duygu merkezini yönetirken, beşler, altılar ve yediler düşünme merkezlidir. Sekizler, dokuzlar ve birler ise içgüdüsel merkezlidir. Bedenimizdeki duygusal merkezimiz kalp, düşünsel merkezimiz baş ve içgüdüsel merkezimiz midedir. Buna göre duygusal gruba giren bir “üç”ün geçirmesi muhtemel hastalıklar kalp hastalıkları iken, içgüdüsel gruptan bir “dokuz”un midesinden şikâyetçi olması çok olasıdır. Bu konuyla ilgili olarak çevremde bulunan tanıdıklarımın dışında geniş bir araştırma yapmadım ancak çevremdeki kişilik tiplerini incelediğimde karşılaştıkları rahatsızlıkların bire bir bu durumla uyum gösterdiğini gördüm. Böylece enneagram kişilik tipimizi öğrendiğimiz takdirde o tipin sağlıksız alanına kaydığımızda ne tür fiziksel hastalıklarla da karşılaşacağımızı bilir ve ona göre önlem alabiliriz.
submitted by Sethbenja to KGBTR [link] [comments]


2020.01.07 12:09 NewsJungle ORTA DOĞU BULANMAYA DEVAM EDİYOR

ABD'li yetkililer Cuma günü anonimlik koşulu üzerine yaptığı açıklamada, ABD istihbarat topluluğunun saldırılardan önce Soleimani'nin Irak, Suriye ve Lübnan da dahil olmak üzere birçok ülkedeki Amerikalılara grev yapmayı planladığı “geç dönem” e dahil olduğuna inanmak için bir nedeni vardı. Üst düzey bir ABD yetkilisi Soleimani'nin Kataib Hizbullah'a gelişmiş silahlar sağladığını söyledi.
Beyaz Saray ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien Cuma günü gazetecilere verdiği demeçte, Soleimani'nin Şam'dan yeni geldiğini, “Amerikan askerlerine, havacılarına, Denizcilere, denizcilere ve diplomatlarımıza karşı saldırılar planladığını” söyledi.
Amerika Birleşik Devletleri, İran'ı Irak'ı işsiz yoksulluk içinde zayıflattıkça hükümeti zenginleştirmek ve yabancı güçlerin çıkarlarına hizmet etmekle suçlayan protestocular tarafından aylardır dile getirilen Irak'ın yönetici eliti üzerindeki etkisi konusunda giderek daha fazla endişe duyuyor. veya temel hizmetler.
Devrim Muhafızları Kudüs Gücünün lideri Soleimani, İran dışındaki gizli operasyonları idare eden bir operasyon olarak İran'ın Ortadoğu'daki askeri nüfuzunu genişletmede etkili oldu. 62 yaşındaki general, Yüce Lider Ayetullah Ali Hamaney'den sonra İran'ın en güçlü ikinci kişisi olarak kabul edildi.
Eski bir Irak milletvekili olan Muhandis, Irak'ın silahlı kuvvetlerine resmen entegre olan İran destekli Şii milislerden oluşan bir şemsiye grup grubu olan Irak'ın Popüler Seferberlik Güçlerini (PMF) denetledi.
Muhandis, Soleimani gibi, uzun zamandır Muhandis'i terörist ilan eden ABD'nin radarındaydı. 2007 yılında bir Kuveyt mahkemesi, 1983 ABD'ye katılması ve Kuveyt'teki Fransız büyükelçilik bombalamalarından dolayı onu gıyaben ölüm cezasına çarptırdı.
Milis komutanlarından biri, Soleimani'nin bölgedeki ABD kuvvetlerine yönelik saldırılara önderlik etmek için Kataib Hizbullah'ı seçti çünkü milis komutanlarından biri, Katyuşa roket saldırıları için hedefleri bulmak için insansız hava araçlarını kullanma kabiliyetine sahipti. Milis komutanları, Soleimani’nin güçlerinin Irak milis müttefiklerine geçen sonbaharda verdiği silahlar arasında İran'ın radar sistemlerinden kurtulabilecek bir drone olduğunu söyledi.
Milislerin hareketlerini izleyen iki Irak güvenlik görevlisine göre, Kataib Hizbullah uçağı ABD birliklerinin konuşlandığı yerlerin havadan görüntülerini toplamak için kullandı.
11 Aralık'ta üst düzey bir ABD askeri yetkilisi, İran destekli grupların Irak'taki ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan üslere yönelik saldırılarının arttığını ve daha sofistike hale geldiğini ve tüm tarafları kontrol edilemez bir tırmanışa yaklaştıracağını söyledi.
Uyarı, dört Katyuşa roketinin Bağdat uluslararası havaalanına yakın bir üs vurmasından iki gün sonra Irak'ın seçkin Terörle Mücadele Hizmetinin beş üyesini yaraladı. Hiçbir grup saldırının sorumluluğunu üstlenmedi, ancak bir ABD askeri yetkilisi roketlerin ve fırlatıcıların istihbarat ve adli analizlerinin İran destekli Şii Müslüman milis gruplarına, özellikle de Kataib Hezbollah ve Asaib Ahl al-Haq'a işaret ettiğini söyledi.
27 Aralık'ta, Irak'ın kuzeyindeki Kerkük şehri yakınlarındaki bir Irak askeri üssüne 30'dan fazla roket atıldı. Saldırı, ABD'li bir sivil yükleniciyi öldürdü ve dört Amerikalı ve iki Irak askerini yaraladı.
Washington, Kataib Hizbullah'ı saldırıyı reddettiği iddiasıyla suçladı. ABD daha sonra iki gün sonra milislere karşı hava saldırıları düzenleyerek en az 25 milis savaşçısını öldürdü ve 55 yaraladı.
Saldırılar, ABD destekli İran paramiliter gruplarının destekçileri tarafından ABD Büyükelçiliği'nin çevresini basan ve kayaları savuran iki gün şiddetli protestolara yol açtı ve Washington'u bölgeye fazladan birlik göndermeye ve Tahran'a karşı misilleme tehdidine yol açtı.
ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Soleimani'yi öldüren saldırının ertesi günü Perşembe günü ABD'nin Amerikan yaşamlarını İran destekli milislerin beklenen saldırılarına karşı korumak için önleyici adımlar atması gerektiği konusunda uyardı.
İran üzerindeki uluslararası baskı arttıkça müttefiki Katar kendini tehlikeli bir durumda buluyor. Durum yükselirse ve Washington askeri harekete geçmeye karar verirse, Doha'nın ABD'nin hassas askeri istihbaratını Tahran ile paylaşabileceği konusunda gerçek bir risk var.
Doha av köpeği ile avlanırken tavşanla koşma geçmişine sahiptir. Ancak 2017'den bu yana Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn - terörle mücadele dörtlüsü (ATQ), terörist örgütlerin desteğiyle ülkeye boykot uyguladığında, Katar gerçek renklerini ve önceden gizli hizalamasını gösterdi Türkiye ve İran ile açığa çıktı.
Nisan 2007'den Haziran 2013'e kadar Katar başbakanı ve Ocak 1992'den Haziran 2013'e kadar dışişleri bakanı olan Hamad bin Jassim Al-Thani, son zamanlarda Twitter'da yayınlanan bir mesajda, ülkesinin İran'a karşı eylemin yükselmesini desteklemediğini ileri sürdü.
Çarşamba gecesi, devlet tarafından finanse edilen Katar yayıncısı Al Jazeera, isimsiz bir yetkiliden Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdulrahman Al-Thani'nin yakın zamanda İranlı mevkidaşı Muhammed Javad Zarif ile görüşmek üzere Tahran'a gittiğini söyledi. Uçuş izleme web sitesi FlightRadar24.com'un Tahran'a saat 7'de inen Katar hükümeti uçağını izlediği bildirildi. Cumartesi günü saat 10: 30'da Doha'ya dönüş yolculuğuna çıkın. Diğer medya kuruluşları İran'ı ziyaret eden Doha yetkilisinin aslında Katar'ın hükümdarı Şeyh Tamim olduğunu ileri sürdü.
“ABD'nin İran'a saldırma olasılığı var, bu durumda B-52'ler ve ABD bombardıman uçakları Katar'daki Al-Udeid Hava Üssünden uçacak” dedi. “O zaman Katar İran'ın müttefiki konumunu nasıl koruyacak? Şimdi yakalandılar ve bu, Katar'ın Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn dörtlüsü tarafından boykot edilmesi nedeniyle oldu. Boykot Katar'ı tekrarını atmaya zorladı. ”
Al-Udeid, ABD Merkez Komutanlığı'nın ileri merkezidir. Beyaz Saray tarafından Washington ve Tahran arasındaki son yükseliş sırasında bölgeye sipariş edilen B-52 bombardıman uçaklarının birçoğu orada konuşlandırıldı.
“Katarlılar tuhaf bir durum,” dedi El-Şeyh. “Körfez ülkelerinin düşmanlarıyla yan yana olmayı seçtiler. İran milisleri tüm bölgenin istikrarını baltalıyor. İran bu bölge için en büyük tehdittir ve Katar İran ile (Körfez) kardeşlerine karşı durdu.
Suudi Amerika Halkla İlişkiler Komitesi'nin (SAPRAC) kurucusu Salman Al-Ansari şunları söyledi: “Katar rejimi zehirli davranışlarını tamamen reddetti ve hala reddetti. Katar, İran ve milisleriyle ilişkilerini güçlendirirken Arap komşularının arkadaşı gibi davranmak gibi kirli bir oyun oynuyordu. ATQ boykotundan sonra her şeyin maskesinin kaldırıldığını.
“Katar GCC'yi ve Arap komşularını arkadan bıçaklamaktan hoşlanıyor gibiydi. Katar rejimi açıkça tarihin çok yanlış tarafındadır. Katar bir şeyi bilmeli: Riyad zirvesinden sonra (Mayıs 2017'de ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında bir dizi zirve) dünyanın hiçbir zaman dünyanın eskisi gibi olmayacağı. Terörün finansal ve ideolojik desteği bölge ve dünya tarafından hafife alınmayacak. ”
Al-Ansari, ABD başkanlık seçimlerinin önümüzdeki yıl Kasım ayında başlamasıyla birlikte, Doha'nın sadece Trump yönetimi değiştirilene kadar zamanını birleştirmek zorunda olduğunu düşünebileceğini de sözlerine ekledi.
“Katar hâlâ ABD'nin yakında İran'ı ve Müslüman Kardeşler gibi terör örgütlerini desteklemesine karşı sorumlu olacak bir Demokrat cumhurbaşkanı olacağı umuduna dayanıyor olabilir” dedi. "Anlamadıkları şey, terörizmin kötülüğü ile mücadele treninin durdurulamaz olmasıdır."
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.11.21 12:19 psikiyatrist DİJİTAL DÜNYADA EBEVEYNLİK

İçinde yaşadığımız dijital çağda teknoloji kullanımı her yaştan birey için kaçınılmaz. Dijital alanlara her gün bir yenisi ekleniyor. Her yerde teknolojinin zararları ve çocukları teknolojiden “koruma”nın şifreleri anlatılıyor. Öte yandan okullarda akıllı tahtalar, internetten verilen ödevler; çağı yakalama çabaları; bu uyarı ve önerilerle epeyce çelişiyor. Ebeveyn, eğitimci ve sağlıkçılar bir hayli endişeli! Çocuğunuz “otizmli olacak”, “obez olacak”, “hiperaktif olacak”, “bağımlılığın kollarında”,… gibi başlıklarla yapılan yayınlar, ailelerin teknolojiyi bilinçli kullanmak yerine tümden yasaklamaları ya da kaçınmalarına neden oluyor. Bu mümkün olmadığı gibi, gerekli ve yararlı da değil. Yasaklanan her şey kendi cazibesini doğurur. Bugünün çocuklarının dijital çağda en iyi şekilde gelişmeleri için hem analog, hem de dijital deneyimlere ihtiyaçları var. Dijital dünyada ebeveynlik
Medya kaynaklı kışkırtıcı haberler karşısında ne yapmalı?
  1. Kulaktan dolma “kopyala-yapıştır” paylaşım furyasına dikkat!
  2. Haberlerin başlıklarına aldanmayın, söz edilen araştırmaları kendiniz de inceleyin.
  3. Korku ve suçlulukla hareket etmeyin.
  4. Çelişkili tavsiyeler arasında bocalamamak için bilimsel verilerden şaşmayın.
  5. Bu konuda yazılmış uzman görüşlerini ve kitapları okuyun.

TEKNOLOJİK ÇOCUKLUKLAR

Kaiser Aile Vakfı’nın 2010, Common Sense Media’nın 2013’teki araştırmasına göre: 1970’lerde çocuklar 4 yaşında ekranlarla tanışırken, günümüzde 4 aylıkken tanışıyorlar. İlk 8 yaşta ekran karşısında 2 saat geçirilirken, 8-18 yaş arası günde 7.5-8 saati buluyor. Fermuar çekemez düğme ilikleyemezken akıllı telefonu gözü kapalı kullanan çocuklar; çorba karıştırmadan, vida sıkmadan, evde yaşına uygun sorumluluk almadan büyüyen(!), 24 saat çevirimiçi minik youtuber’larımız var! Çocuklarımız büyük hızla gelişirken; fiziksel, sosyal ve zihinsel olarak geri kalma tehlikesi ile de karşı karşıyalar.

YETİŞKİNLER NE YAPMALI?

  1. Dijital hayatı keşfetmeleri, sağlıklı ve ölçülü kullanabilmeleri için çocuklarımıza rehber olmalı
  2. Sanal dünyada öğrendiklerini gerçek dünyada uygulamaya geçirmelerini desteklemeli, yardımcı olmalı
  3. Güvenli internet kullanımı; sosyal medya adabı, akran zorbalığı, siber-zorbalık konularında eğitimlere katılmalı
  4. Yeni araçlar geliştikçe ve çocuk büyüdükçe, bilgiler güncellenmeli

EKRAN KARŞISINDA GEÇİRİLEN ZAMAN HANGİ YAŞTA NE KADAR OLMALI? KESİN SÜRELER VAR MI?

Sadece yaşlara bakarak ekran karşısında geçirilecek kesin süreler belirtmek gerçekçi değil. Burada her bireyin ve durumun biricik olduğu gerçeği akılda tutularak, ilk 2 yaş ekranla hiç karşılaşılmaması, 2-5 yaş arası günde 1 saat, 5-12 yaş arası 1-2 saat geçirebileceği söylenebilir. Bu sürenin tamamı mutlaka ebeveyn ya da bir büyüğün eşliğinde olmalı ve izlenilen görüntüler hakkında söyleşerek, çocukla etkileşerek zaman geçirilmeli. 7 yaştan itibaren, TV de dahil edilecekse günde 1-2 saat gibi rakamların gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz. O nedenle günlük saatlerden bahsetmekten çok; günü planlamaları, bilgisayar ya da telefon ile uzun zamanlar harcayacaklarsa bu süreyi haftasonu ya da haftanın belli günlerinde blok olarak kullanmaları seçeneği değerlendirilebilir.

TEKNO-İHMAL NEDİR? NASIL ÖNLERİZ?

2013’teki bir araştırmaya göre telefonlarımızı günde yaklaşık 150 kere kontrol ediyoruz. Bu toplam 3 saat ediyor ve bunun 2 saati sosyal medyada geçiyor. Avusturalya’da 6000 çocuk üzerindeki bir araştırmada çocukların %32’sinin ebeveyninin onlarla teknolojik aletlerden daha az zaman geçirdiği bulunmuş. Çoğumuz bir dikkat dağınıklığı halindeyiz. Dijital çağın çocuklarımızı etkilemesinden endişe ederken, kendimiz üzerindeki etkilerini görmezden geliyoruz. Çocuklarımızı, yediğimizi içtiğimizi, yaptıklarımızı sosyal medyada sürekli paylaşıyor, anıları kaydetme ve paylaşma zorlantısı, gelişmeleri kaçırmama korkusu (FOMO) yaşıyor; kendimizi, çevremizi ve çocuklarımızı ihmal ediyor, anda kalma becerilerimizi yitiriyoruz.
Çocuklar kesintisiz dikkate ihtiyaç duyar. Gününü çeşitli zamanlarında teknoloji ile ilişkimizi kesmeli, çocuklarımızla anlamlı ilişkiler kurmalıyız. Ekranlar bizi gerçek ebeveynlik görevlerimizden koparmamalı! Nasıl örnek olduğumuz, sınır ve denge önemlidir. Farkındalık ve an’da kalma becerileri konusunda kendimizi geliştirmeli, çocuklarımıza da rol model olmalıyız. Yemek, oyun, yatak odasında teknoloji kullanımını sınırlamalı; telefona eve girmeden, çocuk yattığında, uyanmadan bakma alışkınları geliştirmeli; teknolojiyle geçireceğimiz zamanı belirlemeli, gerekirse alarmlar kurmalıyız.

KENDİNİ YÖNETME BECERİSİ KONUSUNDA KOLAYA MI KAÇIYORUZ?

Amerikan Konuşma-Dil-İşitme Derneği’nin 2015’teki araştırmasında 8 yaş çocuğu olan ebeveynlerin yarısının çocuklarının öfke kontrol ve özdenetim ve davranış sorunlarını geçiştirmek için teknolojiye başvurduğu gösterilmiş. Teknolojiyi “dijital emzik” olarak kullanmaktan vazgeçmeli, çocuklarımıza kendi kendini yatıştırma ve duygularını düzenleme becerisi kazandırmalıyız. Aksi halde kaçıngan, bağımlı bireyler yetiştiririz.

SOSYAL MEDYA VE TEKNOLOJİ SOSYAL BECERİLERE ZARAR VEREBİLİR Mİ?

Sosyal medya ve oyunlar çocukların sosyalleşmesine kısmen olanak sağlasa da, çocuklar kişilerarası becerileri geliştirmek; duygu ve niyetleri okumayı öğrenebilmek için yüz yüze iletişim ve temas gereksinirler. Yüz yüze iletişimden uzaklaştıkça sosyal beceriler geriler, iletişim ve ilişki sorunları oluşur. Ekran karşısında geçirdikleri zaman denetlendiğinde çocukların daha fazla sosyal ipucu yakalayabildikleri gösterilmiş.

SİBER-ZORBALIK NEDİR? NASIL MÜCADELE EDİLİR?

Siber-zorbalık internet üzerinden; görsel, sözlü şiddet içeriğine, rahatsız edici, tacizkâr ya da pornografik içeriklere maruz kalma; rahatsız edici mesajlar alma, alay konusu olma, gruplardan atılma,… şeklinde olabilir. 8-17 yaş arası çocukların %20’si siber-zorbalığa maruz kalıyor. Çocuklar genelde bu tür durumlarla nasıl baş edileceğini bilmez. Tıpkı cinsel taciz ve istismarda olduğu gibi siber-zorbalık konusunda çocukların eğitilmesi gerekir. Neyin siber-zorbalık olduğu; nasıl baş edecekleri, büyüklerinden yardım almaları gerektiği öğretilmeli. Çocuklar empati ve davranışlarının sonuçlarını öngörme konusunda daha yetersizdir, bir zorbaya dönüşmemeleri için paylaşacakları içerik ve yorumlar konusunda bilinç kazandırılmalıdır.

ZORBALIĞA DUR DE!

  1. Dur! Zorbalık eden kişiye yanıt yazma
  2. Engelle: Engelle ama kanıtları kaydet
  3. Bildir: İnternet sitesi yöneticisine ya da bir büyüğüne bildir
  4. Maruz kalanı destekle, aşırı tepki verme, suçlama
  5. Yardım istediği için takdir et
  6. Birlikte çözüm ara
  7. Sağlıklı teknoloji kullanımı konusunda teşvik et yasaklama

ŞİDDET İÇERİĞİNE MARUZ KALMANIN NE GİBİ SONUÇLARI OLUR? NASIL KORUNABİLİRİZ?

Çocuklar Youtube’da bir çizgifilm izlerken şiddet içeren bir görüntüye 3 tık uzaktalar. Birlikte izleme ve model olma o açıdan gerekli. Şiddet içeren içeriğe maruz kalma, özellikle bilgisayar oyunları; çocukların şiddet gösteren davranışlar sergilemesine zemin hazırlar. Küçük çocukların haberleri izlememesi; büyük çocuklarla ise bazı haberlerin birlikte izlenerek, üzerinde konuşularak rehberlik edilmesi yararlıdır.

PORNOGRAFİK İÇERİKTEN NASIL KORUNURUZ?

Çocuklar pornografi ile 11’li yaşlarda tanışıyor. Bazı çocuk ürünleri çocuk karakterlerin cinselleştirildiği örüntüler içeriyor. Çocuklarda hızlı cinselleşme söz konusu. Sadece içeriğe maruz kalmıyor, kendilerinin videolarını çekip paylaşarak pornografi üretiyorlar. Bu konuda son derece uyanık olmalı, önlemler almalıyız.

UYGUNSUZ İÇERİĞE ERİŞİMİ ENGELLEMEK İÇİN

  1. İnternete Family Zone gibi filtreler kullanın
  2. Telefon, tablet ve bilgisayara ebeveyn denetimi ve filtreler kurun (Her bir kullanıcı için ayrı oturum açılabilir.)
  3. Google’da güvenli arama seçeneğini açın (Otomatik olarak cinsel içerikleri engeller.)
  4. Youtube kullanırken güvenlik modunu açın (tam filtre sağlamasa da etkin!)
  5. Çocuklar için olan internet tarayıcılarını kullanın (Zoodler, Kidoz,…)
  6. Youtube’da listeler oluşturun ( Kids video, Kids Youtube play list,… )
  7. İzledikleri gördükleri materyalle cinsellik hakkında açık net kapsayıcı ve destekleyici sohbetler edin
  8. Salon, mutfak gibi kullanım alanları belirleyin bunun dışındaki alanlarda kullanım olmasın
  9. Bu yöntemlerin hiç biri %100 koruyucu değil ve ebeveyn gözetimi şart!

SOSYAL AĞ KULLANIMI KAÇ YAŞINDA BAŞLAMALI? NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

On yaşındaki çocukların yarısı bir sosyal ağ kullanıyor. Sosyal onay ve akranlarla bağ kurma ihtiyacı bu yaşlarda öne çıkıyor. Pek çok oyunun çevrim içi sohbet özelliği var. Çocuklar teknolojiyi kullanmakta oldukça becerikli olsa da; siber görgü kuralları, etkileşim ve güvenlik becerileri konularında tedbirsizler. 8-12 yaş çocuklar bizim rehberliğimizde internet deneyimleri kazanabilirler. Çocuklarımızın hangi bilgi ve içerikleri paylaşabileceği hakkında onları eğitmeliyiz. Paylaştıklarımızın dijital ayak izlerimiz olduğu bilincini kazandırabilir, beraber paylaşımlar yaparak örnek olabiliriz.
  1. Teknolojiyi çocuklarla birlikte kullanın
  2. Skype ya da interaktif kitap uygulamaları gibi uygulamalarla sizin de onayladığınız dost ya da akrabalarla bağlar kurmasını sağlayın
  3. Kendi teknoloji alışkanlıklarınız konusunda dikkatli olun
  4. Ebeveyn filtreleri kurun

UYKU AÇISINDAN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Erişkinler gibi çocuklar da teknoloji aşırı kullanımı nedeniyle kronik yorgunluk sendromu ve uykusuzluk yaşıyor. Gecede 1 saat az uyuyan bir ilkokul öğrencisinin bilişsel becerisi ve öğrenme kapasitesi 2 yaş geriye kayabiliyor. Sağlıklı ve sürdürülebilir uyku alışkanlık ve becerileri için: � Uykudan öce gevşemeye ve sakinleşmeye geçilmelidir. Yatak odalarımızda teknolojik cihazlar bulunmamalı, TV ya da telefonla uyumamalı, ekran parlaklığını düşüren mavi ışık filtreleri kullanılmalı; uyku saatinden 90 dakika önce ekranlardan uzaklaşmış olmalıyız.

UYKU İÇİN ÖNERİLER

  1. Yatmadan önce ekran karşısında geçirilen süreyi yavaş yavaş azaltın
  2. Uykudan önce tempolu etkinliklerden uzak durun
  3. Ekrana alternatif; yavaşlatıcı uyku rutinleri bulun (kitap okuma, yoga, meditasyon, masaj)
  4. “Teknolojiye paydos” saatleri belirleyin
  5. Dijital cihazlar için yatak odası dışında şarj istasyonları belirleyin ve sabaha kadar orada bırakın
  6. Sağlıklı uyku alışkanlıkları konusunda örnek olun!

OYUN VE AKTİVİTE ZAMANI KONULARINDA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Her yaştaki çocuğun oyun hakkı vardır. Planlı oyunlar dışında plansız oyun saatleri, boş vakitler, yaratıcı sıkılmalar da gereklidir. Doğa ile iç içe olma en önemli ihtiyaçlardan biridir. Çocuklar bir saat fiziksel olarak aktif oyunlar oynamalılar. Ekran karşısında yeme alışkanlıklarına dikkat etmeliler. Dijital oyunları tamamen zararlı değildir; yararlı ve geliştirici olabilirler. Çeşitli uygulamaları araştırarak çocukların kullanımlarına sunabiliriz. Common Sense Media, Children’s Technology Review, Kapi Awards gibi sitelerden bu konuda bilgiler alabiliriz. Yine teknolojiyi kullanarak dijital olmayan oyunu Skype ya da Whatsapp görüntülü arama üzerinden arkadaşlarıyla oynayabilmeleri, birebir sosyal etkileşim sağlayacaktır.

BİLGİ OBURLUĞU, BİLİŞSEL TEMBELLİĞE Mİ YOL AÇIYOR? BİLİŞSEL KAPASİTEMİZİ NASIL GÜÇLENDİRİRİZ?

30 yıl öncesine göre en az 5 kat fazla bilgi tüketiyoruz. Erişim kolaylaştıkça değeri azalıyor. Belleği kullanmak, notlar almak yerine Google’a navigasyon uygulamalarına ve ekran görüntülerine başvuruyoruz. Beynimizin yapması gereken görevleri cihazlara devrediyoruz.

ÖNERİLER

  1. Çocukların izledikleri/oyunları hakkında konuşmak (Ne anladılar, akıllarında ne kaldı?)
  2. Basılı kitaplar da okumak
  3. Filmleri cep telefonundan değil ailece izlemek
  4. Hafıza oyunları, sanal olmayan hikâye anlatımlı, soru cevaplı oyunlar oynamak
  5. Google’dan aramak yerine sözlük ya da ansiklopedilerden araştırma yapmak

DİJİTAL BAĞIMLILIK

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı-5 (DSM-5) kitabının ekinde bulunan İnternette Oyun Oynama Bozukluğu (İOOB) önerilen tanı kriterleri:
  1. İnternet oyunları üzerine aşırı kafa yorma,
  2. Oyun oynamadığında yoksunluk belirtilerinin görülmesi,
  3. İstediği heyecanı duymak için giderek artan süreyle oyun oynama gereksinimi,
  4. Birçok kez başarısızlıkla sonuçlanan oyun oynamayı denetim altına alma, azaltma ya da bırakma çabası,
  5. İnternet oyunları dışında hobi ve eğlenceye ilginin azalması,
  6. Psikososyal problemleri olduğunu bilmesine rağmen, aşırı miktarda devam eden oyun oynama davranışı,
  7. Ne kadar oyun oynadığını gizlemek için aile üyelerine, terapistine ya da başkalarına yalan söyleme,
  8. Sorunlarından kaçmak ya da olumsuz duygu durumdan kurtulmak için oyun oynama,
  9. İnternet oyunlarına katılımdan dolayı önemli ilişki, okul, iş, eğitim ya da kariyer fırsatlarının kaybı
Son bir yıl içerisinde beş ve daha fazla kriterin gözlenmesi, internette oyun oynama bozukluğuna işaret etmektedir. Endişeleniyorsanız bir haftalık teknoloji kullanım günlüğü ve saati tutabilir, bu konuda çalışan bir ruh sağlığı uzmanına danışabilirsiniz.

SAĞLIKLI DİJİTAL ALIŞKANLIKLAR KAZANIN

  1. Doğa zamanları (park, piknik, gezi) planlayın
  2. Etkinlikler arasında dinleme molaları verin
  3. Film izlerken telefona bakmayın, mesajlara bakarken sosyal medyaya girmeyin. Her seferinde tek bir iş için süre belirleyin onu yapın çıkın
  4. Bildirim uyarılarını kapayın
  5. Belli internet sitelerine belli zamanlarda girilmemesini sağlayan kısıtlayıcı uygulamalar kullanın
  6. Cihazlar uçuş modunda kalsın, modemler kullanılmadıkça kapalı olsun.
  7. Evinizde teknolojisiz alanlar belirleyin
  8. Stresi azaltın, meditasyon ve farkındalık becerilerini öğrenin, öğretin

ÇOCUĞUNUZLA KRİZ YÖNETİMİ İÇİN İPUÇLARI

  1. Kurallarınız net olsun, tutarlı davranın, kendinizle çelişmeyin, taviz vermeyin
  2. Teknoloji ve sosyal medya görgüsü kazandırın (Uçuş moduna nasıl alınır, neler paylaşılır, neler kabaca ve zorbalıktır?…)
  3. Medya planı yapın: Ne kadar?, Nerede?, Ne zaman?, Hangi teknoloji? Hangi içerik? Kiminle? ölçütlerini belirleyin
  4. Değişimi aşama aşama uygulayın, radikal hamleler işleri zorlaştırabilir
  5. Dakika sınırlaması değil bölüm ya da oyun “level”ına göre belirleyin
  6. Zamanlayıcı kullanın, cihazları ellerinden almayın siz kapatmayın kendileri kapatsınlar
  7. B planınız olsun, cihazı kapatınca yapılabilecek etkinlikleri önceden bir listeye yazmak yararlı olabilir (Bir miktar sıkıntı gösterse de sakinleşecektir.)
  8. Sağlıklı dinlenme göz ve duruş alışkanlıkları kazandırın. Gözlerini sık kırpıştırıp molalar vermesini, ekran parlaklığı ve ışık yansımalarını ayarlamasını, işitme yüksekliğini ayarlamasını, sokakta yürürken kulaklık takmamasını, 20 dakika çalışıp 20 saniye mola vermesini, uzaklara bakarak hareket etmesini; ergonomik duruş, göz hizası beden duruşunu ayarlamasını, uygun mouse, “ergobreaks” hatırlatıcılar kullanmasını öğretin, örnek olun, hatırlatın
  9. Öfke nöbeti olursa bir sonraki gün de aynı şeyin yaşanabileceğini ve yeniden izin vermek konusunda çekincenizi belirtin. Davranışlarının sonucu olacağını hissetmesini sağlayın. Bunu tehdit ya da şantaj gibi yapmayın.
  10. Yargılamadan ve suçlamadan dinleyin, seçenekler sunun
  11. Duygularınızı ve endişelerinizi makul bir şekilde paylaşın
  12. Sakin zamanlarda böyle durumlar için neyin yararı olacağını birlikte konuşun ve plan yapın
  13. Paylaştıklarınızın çocukların karşısına çıkabileceğini, arkadaşları ya da kötü niyetli kimseler tarafından kullanılabileceğini anımsayın
  14. Paylaşımlar yaparken iznini/fikrini alın, fikir verin.
  15. Ekranları bir ödül ceza yöntemi olarak kullanmaktan vazgeçin
submitted by psikiyatrist to u/psikiyatrist [link] [comments]


2019.04.03 20:44 mad500 Altyazılı Porno

İDEAL CİNSEL İLİŞKİ SIKLIĞI DEĞİŞKEN BİR KAVRAMDIR... İdeal cinsel ilişki sıklığı kavramı yerine, çiftin cinsel uyumluluk ve cinsel sıklık konusunda her iki tarafta da kabul ettiği bir anlaşmaya odaklanmak önemlidir. Cinsiyet sıklığı her birey ve çift üre için değişir. Bu nedenle, düşüncenin aksine, tek bir doğru cevap yoktur... Çiftlerin cinsel ilişkiye girme arzusuna ve arzusuna bağlı olarak, ülkemizde sonuç, haftada iki kez ortalama olarak seks yapan çiftleri gösterir ve bu normal ve normal bir sonuçtur... SEKS OYUNCAKLARI İLE SEKS HAYATINIZI RENKLENDİRİN... Cinsel fanteziler ve cinsel yaşamı renklendirmek için kullanılan Seks Oyuncakları genellikle altyazılı porno suçluluğa neden olur. Cinsel fanteziler ve seks oyuncakları, vazgeçilmez cinsellikten biri, aşırıya kaçmadığı, kimseye zarar vermediği ve zevkli bir cinsel yaşamın işareti olduğu sürece tamamen normal ve sağlıklıdır... Bununla birlikte, insanlar, büyüdüğünden beri aşılanmış olan cinsel değer yargılarıyla cinsel davranışlarını sınırlamaya yöneliktir. Cinsel davranışları gerçekleştirmeyi bırakın, onları hayal etmek zordur. Bununla birlikte, cinsel fanteziler ve seks oyuncakları, insanların hayal gücünü sınırlamayan ve sınırlamayan yaratıcı motifler olarak bilinir. Doğal cinsel gelişmenin yanı sıra, cinsel hayata eklenen hemen hemen her şeye Seks Oyuncakları denir. Basitçe, bir seks oyuncağı, çiftlerin keyfini arttırmak için cinsel hayata katılan herhangi bir nesne... Bu nedenle cinsel hayatınıza Seks Oyuncakları dahil etmek önemlidir. Bu amaçla, benwa, toplardan kelepçelere, silikon dildodan elektrikli vibratörlere, çiftlerin cinsel yaşamlarına kadar çeşitli Seks Oyuncakları ekleyebilir. Ancak seks oyuncakları, seks ortakları yerine kullanılamaz, sorunlu cinsel yaşam düzelemez ve cinsel işlev bozukluğu unutulamaz. Seks oyuncaklarını sorumlu ve dikkatli kullanmak da çok önemlidir... Bu amaçla kullanılacak erotik çiftleri birlikte seçmeleri önemlidir. Çünkü cinsellik ve cinsel zevk, malzemeyi kullanmak için iki kişinin onayı ile artar. Biri diğerinin kabul etmediği bir malzeme Altyazılı Porno kullanmak istiyor, ancak diğeri cinsel yaşam zevkini kullanmak istiyor olumsuz etkileyebilir. Bununla birlikte, sonuç, seks oyuncaklarının kullanımının ülkemizde hala bir tabu olarak görüldüğünü ve çiftleri korkuttuğunu göstermektedir. ERTESİ GÜN, HAPLARA OLAN TALEP ARTIYOR... Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan ve gebelikten korunma, erkeğin yanı sıra kadının sorumluluğundadır... Planlanmamış bir gebelik kürtaj ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarla sonuçlandığı için, çift travmanın önemli bir nedeni olabilir. Bununla birlikte, ülkemizde çoğunlukla kadınlara koruma yöntemleri hakkında eğitim verilmektedir. Bu, konunun sadece kadınlarla ilgili olduğu çok yanlış bir algı. Bununla birlikte, doğru koruma yöntemleri için, çiftlerin birlikte hareket etmesi ve doktor desteği gerekir. Korumanın hangi tarafı daha kolaydır, bireysel faktörlere göre değişir. Sonuçlar, hekimlerin asla tavsiye etmediği ve istenmeyen gebeliklere yol açan" geri çekilme " yönteminin sıklıkla kullanıldığını göstermektedir. Bu, tüm konularda olduğu gibi, çiftlerin koruma yöntemleri hakkında yeterince bilgilendirilmediğini göstermektedir. Buna ek olarak, prezervatif gözyaşı, boşalma gibi alkol korumasız ilişkiler, doğum kontrol yöntemleri veya tecavüz uygulamalarındaki sorunlar gibi istenmeyen ilişkilere maruz kalmaktadır veya doğum kontrolünün başka bir yöntemi bir aksilik olduğunda kullanılır, ertesi gün ek bir yöntem olarak son yıllarda tercih edilebilir. ÖN SEVİŞME VE ÖN SEVİŞME ZAMANININ ÖNEMİ BİLİNMEMEKTEDİR... Cinsel ilişki, birbirleriyle ilgilenen ve birbirlerini birlikte seven iki kişi tarafından her türlü cinsel davranışı içerir. Cinsel ilişkiden boşalma veya orgazm aşamaları ilk dokunuşun tamamını oluşturur. Cinsel davranış spektrumunun bir ucunda duygusal veya fiziksel bir stimülasyon vardır ve diğer ucunda seks ile manevi ve fiziksel bir tatmin vardır. Cinsel davranış aralığı ne kadar geniş olursa, daha zengin, daha fazla cinsel zevk olabilir ve farklı olabilir. Kadınların ve erkeklerin daha yoğun cinsel zevklere sahip olmak için ön sevişme ile seks yapmak için birbirlerini hazırlamaları önemlidir. Dokunma, okşama, öpüşme, sürtünme, masaj ve cinsel arzuyu artıran ve daha keyifli hale getiren diğer şehvetli faaliyetler tüm iletişim ön sevişmeyi oluşturur. Ortakların fizyolojik ve psikolojik hazırlık süreci olarak ön sevişme cinsel ilişki dikkat çekiyor. Kısa süreli ön sevişme cinselliği Altyazılı Porno olumsuz yönde etkileyebilir, bu nedenle ön sevişme süresinin çiftlerin cinsel tatmin yaşayacak kadar uzun olması önerilir. Bu yüzden iyi ve yeterli bir ön sevişme, bir kadının eteği gibi olmalı, dikkat çekici olacak kadar kısa, ihtiyacınız olanı karşılayacak kadar uzun olmalıdır... Seks aceleye getirilmemeli... Ortalama olarak 20 ila 30 dakika seks yapmalıdır... Çünkü cinselliğin %90'ı zevke dokunmayı ve zevke dokunmayı içerir, bu da sevişmek anlamına gelir. Penisin kalan %10'u vajina Derneği olarak bilinir. İyi ve yeterli ön sevişme çiftler kendilerini ve ortaklarını keşfetmek ve daha memnun olabilir. Bu açıdan bakıldığında, anket ülkemizde iyi bir ön sevişme yapıldığını göstermektedir. Erken boşalma, ön sevişme süresini uzatarak ve erken boşalmadan erektil problemlere, orgazma yetersizlik ve cinsel uyarılma bozukluklarına kadar birçok cinsel işlev bozukluğunun içeriğini değiştirerek iyileştirilebilir. Uzun süreli ilişkiler, çiftlerin cinsel ilişki nitelikleri fazla değişmez, ön sevişme süreleri ve davranış çeşitliliği genellikle azalır. Bu, cinsel ilişki monotonluğuna, cinsellikten alınabilecek birçok zevkin yok olmasına yol açabilir. ANAL SEKSİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI... Anket, her iki kişiden neredeyse birinin hayatlarında bir noktada anal seks yaşadığını ve aslında bu durumun ülkemizin gerçekleri göz önüne alındığında çarpıcı bir resim ile sonuçlandığını gösteriyor. Bununla birlikte, karşıt ilişki olarak bilinen anal seks, erkek cinsel organının anüs bölgesine girmesiyle ortaya çıkan ve insanlık tarihi boyunca tartışılan bir konu olmaya devam eden bir ilişki biçimidir. Anal ilişki, anüs döneminde penisin posterior yerleştirilmesi olarak adlandırılır. Anal ilişki sadece erkekler (livata) arasında uygulanmakla kalmaz, heteroseksüel çiftler arasında anal seks farklılıkları olmak isteyenler arasında tercih edilebilir. Çünkü bir kadındaki erkekler için en kışkırtıcı faktörlerden biri kalça bölgesi dikkat çekiyor. Popodaki güzel kadınlar genellikle erkekler için büyük ilgi odağı olabilir. Anal seks tercih eden birçok erkek, kalçaların estetiği ve heyecanı nedeniyle bu ilişki stiline dönüşebilir. Teknik olarak, anal seksle hamile kalmaz. Bununla birlikte, anal seks mikroplarla kolayca enfekte olabilir, vajina hastalığını temizlemeden rektumdan penisin vajinaya yerleştirilmesi mümkündür. Buna ek olarak, çok nadiren, boşalmadan sonra, meni anüsten vajinaya kayabilir ve gebelik olarak bilinen olaya atlayabilir. Bu nedenle, her ilişkide hem gebelikten korunma hem de anal veya vajinal prezervatif için sağlıklı cinsellik önerilir. PORNO SEÇİMİ Mİ? Porno filmleri, kendileri ya da ortakları ile yetişmek zorunda kalan ya da cinsel yaşamlarının olağandışı hale geldiğini fark eden çiftler için uyarıcı, uyarıcı, uyarıcı ve destekleyici bir işlev olarak hareket edebilir. Porno filmleri, diğer çiftlerin sevişmeye nasıl başladıklarını, nasıl devam ettiklerini, ne yaptıklarını merak ettikleri her şeye cevap bulabilecekleri yerlerdir... Porno filmleri monoton cinsel karşılaşmalara renk katabilir ve ilişkileri canlandırabilir ve yenileyebilirler. Çiftler porno filmlerinde yeni şeyler görebilir, öğrenebilir ve cinsel yaşamlarına aktarmak için aralarında uygun olanları seçebilir. Anket çalışması, porno filmlerinin ülkemizde sık sık izlendiğini gösteriyor. Full Porno ve seks hayatı daha heyecanlı, keyifli, tatmin edici ve tatmin edici hale gelebilirse, bu, izlenen porno filmin çiftin cinsiyeti üzerinde olumlu bir etkisi olduğu anlamına gelmez. Çünkü cinsellik öğrenilebilen ve geliştirilebilen davranışlardan oluşur. Ama porno filmleri çift kenarlı bıçaklar gibidir... Porno dergileri, porno filmleri, özellikle internet porno çift ilişkisi büyük sorunlara neden olabilir. Pornografinin bir ilişkide neden olacağı sorunların başında, kıskançlık ve gerçekçi olmayan beklentiler, eşe karşı arzunun azalması ve eşle zaman çalması gelebilir. Porno, Porno ile cinsel bilgi eksikliğini tamamlayan çiftlerin yanlış algı ve düşünceleri alma şansını artırabilir. Bazı çiftler, porno filmlerinde gerçek olarak ne izlediklerini algılayabilir ve bunu başarmak, cinsel standartları fark etmeden gerekli olmayan koşullara neden olabilir. Porno filmlerindeki erkek ve kadın aktörlerin zevk, abartılı sesler ve eşzamanlı orgazm beklentileri değiştirebilir. Buna ek olarak, dev penisler vücudun kadın ve erkek algıları üzerinde olumsuz bir etkiye neden olabilir.



submitted by mad500 to 1xpornoizle [link] [comments]


2019.01.15 21:10 fragmanlife Bir Deli Ruzgar dizisi konusu ve oyunculari

Bir Deli Ruzgar dizisi konusu ve oyunculari Melike Candan, ağır bedeller ödeyerek en dipten en zirveye tırmanmış, 70’lerde ve 80’lerde assolistlik mertebesine ulaşmış bir yıldızdır. Melike’nin bugünkü yaşamı ise bambaşkadır. Bir gün tuvaletçi olarak çalıştığı barda tıpkı kendisinin ilk günlerindeki gibi gözünü en yükseğe dikmiş Gökçe Yücel ile karşılaşır. O zirvenin nasıl bir yer olduğunu bilen Melike’nin amacı Gökçe’yi uyarmaktır. Ancak zirvenin ihtişamı Gökçe’nin kulaklarını tıkarken hayat Melike’nin karşısına geçmişini çıkarmaya devam edecektir.
Hatice Aslan kimdir? Melike Candan Hatice Aslan Hatice Aslan Melike Candan Eskinin büyük yıldızı, şimdi Etiler mekânlarından birinde tuvaletçilik yapıyor… Tıpkı gençliğindeki gibi, dik başlı, doğru bildiğinden şaşmayan, ama vicdanlı ve dürüst bir kadın. Sadece affedilmeyi istiyor… Gökçe’de kendi gençliğini görüyor… Tam da bu yüzden korkuyor ya Gökçe için…
Hatice Aslan Kimdir?
Hatice Aslan, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan 1983’de mezun oldu. Aynı sene Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. 1986 yılında İzmir Devlet Tiyatrosu’na geçen oyuncu 1992’ye dek buradaki görevini sürdürdü. Çocuk oyunlarından müzikallere uzanan geniş bir yelpazede sürdürdüğü tiyatro kariyerinin devamında Ankara Devlet Tiyatrosu’na geri döndü ve yedi yıl boyunca ekrana gelen Ferhunde Hanımlar’da canlandırdığı Nejla karakteriyle televizyon izleyicisi tarafından da tanındı. 2000’lerin başında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda görev alan oyuncu, Ölümsüzler, Küçük Adam Ne Oldu Sana oyunlarındaki performansıyla da tiyatro severlerden tam not aldı. Aralarında Dot ve Craft Tiyatro’nun da olduğu özel tiyatrolarda da oyunlar sergiledi. Nuri Bilgi Ceylan’ın Üç Maymun filmindeki performansıyla 2009 yılında en iyi kadın oyuncu ödüllerine layık görülen Hatice Aslan, iki yıl sonra Mustafa Nuri’nin çektiği Vücut filmiyle de ulusal ve uluslararası film festivallerinden ödülle döndü. Dizi çalışmalarına hız kesmeden devam eden Aslan’ın oynadığı diziler arasında Adı Zehra, İçimdeki Fırtına, Lale Devri, Düğün Şarkıcısı, En Son Babalar Duyar, Bugünün Saraylısı, Mayıs Kraliçesi ve İçimdeki Fırtına bulunmaktadır.
Hatice Aslan'ın Oynadığı Diziler Bir Deli Rüzgar / Melike / 2018 Adı Zehra / Şule / 2018 içimdeki Fırtına / Perihan / 2017 Ayrılsak Da Beraberiz / 2015 Mayıs Kraliçesi / Asu / 2015 Lale Devri / Zümrüt / 2010 Samanyolu / 2009 Masumlar / 2009 Düğün Şarkıcısı / 2008 Hürrem Sultan / Mahidevran / 2003 Hırçın Menekşe / Pelin / 2003 A.G.A / 2003 En Son Babalar Duyar / Hülya / 2002 Kınalı Kar / Leyla / 2002 Ferhunde Hanımlar / Nejla / 1993 Deli Balta / 1993 Elif'in Rüyaları / 1992
Hatice Aslan'ın Oynadığı Filmler Kot Farkı (Kısa Film) / 2016 Dr. Dilara / 2016 9on / Nermin / 2014 Vücut / Leyla / 2011 Şark Oyunları / 2009 Üç Maymun / Hacer / 2009 Kıskanmak / Feriha / 2009 Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım / 2007
Pınar Deniz kimdir? Gökçe Yücel Pınar Deniz Pınar Deniz Gökçe Yücel Çarpıcı güzelliğiyle çok havalı, hırslı ve hırçın bir genç kız… Gökçe’nin tutkusu ünlü olmak… Bu uğurda dünyayı yakabilir ve hep burnunun dikine gider. Şöhret tutkusu onun belki en güçlü, belki en zayıf yanı… Bu zaafına yenildiğinde kolayca hatalar yapabilir… Onu gören belki kendini beğenmiş der, ama bu onun sadece kabuğu… Gökçe aslında dünya üzerinde yapayalnız hisseden savunmasız, kırılgan küçücük bir kız. Tek amacı şöhret mi dedik? Eksik söyledik. Şöhret, onu hiç tanımadığı, adını bile bilmediği BABASINA kavuşturacak bir köprü sadece… Sevgisini, özlemini, nefretini, çaresizliğini haykırdığı yüzlerce mektup yazmış babasına, biriktiriyor Gökçe…
Pınar Deniz Kimdir ?
10 Kasım 1993 yılında İstanbul’da doğan Pınar Deniz, İstanbul Üniversitesi Halkla ilişkiler ve Reklamcılık bölümünden mezun oldu. İlk oyunculuk deneyimini 2014 yılında yayınlanan Sil Baştan adlı dizisin de gerçekleştirdi. Sonra sırasıyla; Beyaz Yalan ve Günebakan dizisin de yer aldı. Craft Oyunculuk atölyesinden 1 yıl boyunca Tiyatro eğitimi aldı ve izlenme rekorları kıran Vatanım Sensin adlı dizide Yıldız karakterini canlandırdı. Kardeşim Benim 2 filminde rol aldı. Aynı zaman da TEGV gönüllüsüdür.
Pınar Deniz’in Oynadığı Diziler Vatanım Sensin/2016 Günebakan / 2015 Beyaz Yalan /2015 Sil Baştan /2014
Pınar Deniz’in Oynadığı Filmler Kardeşim Benim 2 /2017
Berk Cankat kimdir? Uğur Berk Cankat Berk Cankat Uğur Red Road adlı gece kulübünün sahibi, 35 yaşlarında, yarı-karanlık bir tip… Az konuşuyor, gizemli… Biraz ürkütücü bir sessizliği ve bazen psikopat bakışları / davranışları var. Ama çok yakışıklı ve karizmatik… Gökçe, sahne hayatına onun kulübünde adım atacak. Niyeti, amacı nedir, kolay çözülemeyen biri Uğur… İyilikle kötülük arasındaki ince çizgide sıkışmaktan, kaybolmaya yüz tutan bir ruh…
Berk Cankat Kimdir? Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun olan Berk Cankat, oyunculuğa 1999 yılında oynadığı “Ay Işığı’nda Şamata” isimli tiyatro oyunuyla başladı. Sana Bir Sır Vereceğim ve Güzel Köylü gibi dizilerle adından bahsettiren Berk Cankat, TV dizileri ve sinema filmlerinde roller almaya devam ediyor.
Berk Cankat'ın Oynadığı Diziler Gülizar / 2018 Yıldızlar Şahidim / 2017 Muhteşem Yüzyıl Kösem / 2015 Güzel Köylü / 2014 Medcezir / 2014
Almila Ada kimdir? Genç Melike Candan Almila Ada Almila Ada Genç Melike Candan Allah vergisi, şiir gibi sesiyle, doğuştan bir yıldız… Tez canlı, biraz fevri… Gözlerinden fışkıran ateşiyle, kurban olmayı reddedecek kadar gözü kara ve dik başlı… Tutkusunun peşinden kararlılıkla giderken her yeri, herkesi tutuşturur da yine dönmez yolundan… Ailesini, özellikle de çok sevdiği babasını kaybetme pahasına Hicran Gazinosuna en alt kademeden adımını attı… Ve gözünü en zirveye dikti Melike… Ne olursa olsun, bu dünyanın çarklarında ezilmemeye yeminli... Aşk mı? Şöyle diyelim: istisnasız bütün erkekler Melike’ye âşık olurlar… Ama ona “sahip” olamazlar...
Almila Ada Kimdir?
1994 yılında İstanbul'da doğan Almila Ada, eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Bale Bölümü’nde tamamlamıştır. Londra’da yüksek lisans yapmıştır. Yurt dışında bir çok dergi için modellik yapan güzel oyuncu, 2015 yılında Kaderimin Yazıldığı Gün dizisinde ilk oyunculuk deneyimini yaşamış daha sonra Kırgın Çiçekler dizisinde rol almıştır.
Almila Ada’nın Oynadığı Diziler Bir Deli Rüzgar / 2018 Cennetin Gözyaşları / 2017-18 Adı Efsane /2017 Kırgın Çiçekler / 2016 Kaderimin Yazıldığı Gün / 2015
Almila Ada’nın Oynadığı Filmler Avengers; Age Of Ultron / 2015
Kanbolat Görkem Arslan kimdir? Reşat Batur Kanbolat Görkem Arslan Kanbolat Görkem Arslan Reşat Batur Hicran Gazinosunun ikinci patronu. Girift ilişkilere sahip olan ağabeyi Ahmet Batur’un sağ kolu… Sakin, soğukkanlı ama gözü döndüğünde önünde durmak istemeyeceğiniz adamlardan… Gece âleminde namı var… Ağabeyi Ahmet Batur’un gölgesinde kalmaktan bir parça rahatsız olsa da saygısından asla taviz vermez… Karısı ve üç yaşında bir kızı olan Reşat Batur, gece âleminde bulunmasına rağmen her zaman karısına bir koca ve iyi bir baba olagelmiştir… Ta ki Melike’nin gözlerinde kaybolana kadar…
Kanbolat Görkem Arslan Kimdir?
4 Kasım 1980 tarihinde Düzce'de doğan Kanbolat Görkem Arslan, oyunculuk eğitimine 1997 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi TİYATRO ATÖLYESİ’nde başladı ardından Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı TİYATRO BÖLÜMÜ’ne girdi ve 2006 yılında mezun oldu. 1998 yılından bu yana Tiyatro sahnelerinde yer alan oyuncu ABB Tiyatro Atölye’sinde Muhammet Uzuner’in yönettiği “Asiye Nasıl Kurtulur” adlı oyunla profesyonel oyunculuğa adım attı. “Deli Dumrul”, “Antigone”, “Tatyana”, “Köpeklerin İsyan Günü”, “Öküz” oynadığı oyunlardan bazıları. 2009 yılında yönetmen Murat Düzgünoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi “Hayatın Tuzu”nda Harun karakterini oynayarak sinemaya adım attı. Sonra sırasıyla, Emre Yalgın’ın “Teslimiyet (2009)”, Muzaffer Özdemir’in “Yurt (2011)” ve Atıl İnaç’ın “Daire (2013)” adlı filmlerinde oynadı. Televizyon ekranlarındaki kariyerine 2004 yılında “Çemberimde Gül Oya” ile başladı ardından “Hatırla Sevgili”de Mahir Çayan karakteri ile dikkatleri çekti ve bu güne değin bir çok dizide yer aldı. Ekran yolculuğuna “Bir Deli Rüzgar” adlı dizi ile devam ediyor.
Kanbolat Görkem Arslan’ın Oynadığı Diziler Bir Deli Rüzgar / 2018 Servet / 2018 Hayat Bazen Tatlıdır / 2016 Poyraz Karayel / 2014 Tatar Ramazan / 2013 Yer Gök Aşk / 2010 Asi / 2007 Hatırla Sevgili / 2006 Kırık Kanatlar / 2005 Çemberimde Gül Oya / 2004
Kanbolat Görkem Arslan’ın Oynadığı Filmler Daire / 2013 Yurt / 2011 Teslimiyet / 2009 Hayatın Tuzu / 2009
Kanbolat Görkem Arslan’ın Oynadığı Tiyatro Oyunları Öküz / 2017 Köpeklerin İsyan Günü / 2015 Tatyana / 2013 Antigone / 2005 Cehennemde Bir Mevsim / 2002 Deli Dumrul / 2000 Özgürlük Oyunu / 1999 Asiye Nasıl kurtulur / 1998
Pelin Uluksar kimdir? Melis Rengin Pelin Uluksar Pelin Uluksar Melis Rengin Ünlü bir popçu, Uğur’un mekânında çıkıyor. Gökçe ile ilk andan itibaren uğraşacak, Gökçe’yi ezmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacaktır.
Pelin Uluksar Kimdir?
20 Nisan 1994'de İstanbul'da doğan Pelin Uluksar küçük yaşlardan itibaren bale ve resim dersleri ardından İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda şan eğitimi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde tiyatro ve diksiyon eğitimleri aldı. Şu anda Yeditepe Üniversitesi'nde burslu olarak tiyatro eğitimine devam ediyor. Daha önce 2016 yılında başlayan ve iki sezon devam eden No:309 dizisinde 65 bölüm rol almıştır.
Pelin Uluksar'ın Oynadığı Diziler Bir Deli Rüzgar / 2018 No: 309 /2016
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2017.03.29 10:54 dodo91 PKK-Barzani-HDP-DBP-PUK-Rojava

Merhaba millet, bildiğiniz üzere hdp li olarak türkiye siyasetinde enteresan bir konumu yaşama fırsatım oluyor. Bu bağlamda zaman içinde farklı siyasi gruplar ile farklı ilişkilenmeleri gözleme fırsatı buldum. İnşa edilen, yıkılan, zorunluluktan oluşan ittifaklar, medyanın üzerine oynadığı temalar, kitleleri hareketlendiren sembollerin kullanımı vsvsvs
Ancak yakın tarihin hiç bir noktasında ortadoğudaki entropi bu kadar karmaşık bir ilişkiler bütünü ile çıkmadı herhalde karşımıza. Herşey o kadar birbirine girmiş, ex düşman dost, ex dost düşman olmuş haldeki sıkı takip yapmayan insanın durumu çözümlemesi çok zor. E haliyle bu durum siyasi elitin average joeyu yönlendirmesinde önemli bir araç(ki subdada net örnekleri görülebilmekte). Bunun sonuçlarından bir örneği ele almak istedim, o da bölgedeki kürt aktörler.
Düz kemalist anti emperyalist hayın ingilizler retoriği ile yetişmiş biri olarak küçükken kürt grupları birbirinden ayırt edemez hepsine düşman gözüyle bakardım. Solculaşınca kürtlerde insan canımcı oldum, daha sonra kemalist çevreme bilendikçe akplilere yakın hissettim. Bugün ise tekrardan kemalistlere yakın hissederken politik islamcılar boğazlamak istiyorum. Ama son kertede kürt siyasi hareketi merkezli ittifakta kendim en iyi temsil ediliyorum diye hissediyorum.
Ancak şöyle bir düşününce bunların hiç biri salt kişisel vizyonumun dönüşümü ile ilgili değil aynı zamanda değişen güç ilişkilerinin farklı grupların yaklaşımlarını etkilemesi ile de alakalı.
Benim gözlemime göre, kürtlerle ilgili perspektifler o kadar propoganda gölgesinde kalmış ki, kendi grubunun kiminle ittifak halinde olduğunu bile göremiyor kimse. Hatta BENCE kendi görüşleri çerçevesinde kiminle ittifak yapılması gerektiğini bile kestiremeyenler var.
Bu da mesele kürtler olunca bu grubu bir monolit olarak görme sorununa dönüşüyor ki bu muhtemelen kendi ideolojisi dışına çıkamayan insanların problemi(örn; dünya uluslardan veya devletlerden oluşur görüşü). En bariz örnek şu anki referandum goygoyu karambolünde kürtlere ve bölünme meselesine ayar olan chp lilerin çıkıp barzani bayrağına sövmesi, bunu kürtleri hdp den koparmak için kullanan akp nin bir türlü anlatamaması, ama akp nin bölücülere düşmanız diye motive ettiği mhp li ve kendi milliyetçi kitlesinin büyük oranda türkmenler açısından büyük sıkıntı çıkaran, aşırı kürt milliyetçisi fikirleri temsil eden barzani ekolüne sıcak bakması durumu(keza barzani içinde bu denklem öbür taraftan doğru geçerli). Bir diğer enteresan mesele ise bariz islamcıların elime geçmiş devletin islamcıları destekleme üzere suriyede yürüttüğü sürece rojava karşıtlığı üzerinden sahip çıkma olgusu, bunun bir "vatan meselesi" olduğu argümanının kuşkusuz kabul edilmesi. Halbuki en büyük derdi laiklik olan bir kesimin muazzam sekülerleştirici etkisi olan bir grubu düşman görmesi özellikle şu ortamda(akp nin niyeti net, sunni islamcı middle east ve suriyeye kendi momentumları için ihtiyaçları vardı) baya enteresan(tabi burada bu grubu feodalci dağlı gerici bir hareket olarak algılıyor olma duruma var ki bu yine ideolojik önyargı ve dezenformasyon ile bağıntılı)
Bu çerçevede size sormak istediğim bu farklı gruplara kısa ve uzun vadeli bakışınız nedir? Bakışınız için gerekçelendirmeniz nedir? Ve bunlar arası ilişkileri nasıl görüyorsunuz? Bunları kendi öncelikleriniz ve genel ideolojik çerçevenizden bahsederek söylerseniz bence güzel malzeme çıkabilir. Ayrıca, ve en önemli olarak atılmasını beklediğiniz somut adımlar neler ve bunların ne gibi sonuçları olacağıno öngörüyorsunuz?
submitted by dodo91 to Turkey [link] [comments]


2016.06.05 14:32 houseofcards79 erdoğanizm’le beraber islamcılık devletleşiyor

‘erdoğanizm’le beraber islamcılık devletleşiyor
abd’nin saygın üniversitelerinden stanford’da osmanlı ve islam dünyası tarihi dersleri veren ali yaycıoğlu, türkiye’de siyasal islamcılığın kökenlerini en iyi bilen isimlerden biri. akp’nin siyasal islamcı kimliğini konuştuğumuz yaycıoğlu, bugün türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi durumu “islamın devletleşmesi” olarak tespit ediyor. yaycıoğlu bu “yeni” islamcılığa ise “erdoğanizm” diyor.
bugünün siyasal islamcı ideolojisinin köklerini nerede aramak lazım?
  1. yüzyıldan itibaren toplumsal pratikleri yoğun şekilde eleştiren ve toplumu terbiye etmek isteyen aktivist bir islamcılığın ortaya çıktığını görüyoruz. iki ana kolu var sanırım. birincisi, 16’ncı yüzyılda yaşamış ibn teymiyeci mehmed birgivi’yi takip eden ve 17’ncı yüzyılın önemli bir toplumsal hareketine dönüşen kadızadeliler. toplumda yüzyıllardır oluşan gelenek ve pratiklerin islami olmadığı eleştirisi getirmişler. hedeflerinde kahve içme, raks etme, tütün çekme gibi yaygınlık kazanan pratikler var. diğeri ise nakşibendi - müceddi - haledi hareketi. 18’nci yüzyılda osmanlı’daki siyasi ve dini kültürü derinden etkilemiş. şer’î prensipler ışığında, şeyh-mürit ilişkisiyle ümmeti terbiye etmeyi amaçlar. iki akımı da 18. yüzyıl sonunda meşhur nizam-ı cedidcilik, sonra ıı. mahmud reformu içinde görüyoruz. nizam-ı cedidcilik bir batılılaşma hareketi olduğu kadar aynı zamanda islami bir reform hareketidir.
ordu ve islamcılar arasındaki ilişki nasıl kuruluyor?
  1. ve 19. yüzyıllardaki askeri reform ve askeri mühendislikle, toplumu disipline etmeye çalışan islamiyet arasında ciddi ilişkiler var. askeri reformda önemli olan matematiktir. matematikte doğru-yanlış vardır, müzakere alanı yoktur. selefi, kısmen de nakşhibendi-müceddidi hareketinde, müzakere alanı daralır. doğru ve yanlış, toplumsal müzakere ile belirlenmez. bu şekliyle reform içine entegre edilmiş islami bir söylem vardır. 18. yüzyılda başlar ve 1908’e kadar devam eder. ordu’nun laikleşmesi oldukça geç bir olgu.
mühendislik ve selefilik ile nakşilik arasındaki ilişki ayrıca çok enteresan. askerî bilimler ve ordu yirminci yüzyılda sekülerleşir ama mühendisler arasında islami, hatta selefi akımlar, gücünü yüzyıl boyunca devam ettirir. necmettin erbakan’ın mühendis olması ve o’na saygı duyanların o’na hep “prof. dr. necmettin erbakan” olarak hitap etmesi tesadüf değil.
bu yakınlığın nedeni nedir?
genel görüşün aksine siyasal islamcılar akli bilimleri önemserler. tabii, akli olanın sınırlarını kendileri çizmek şartıyla. akli metodları, ki bunların başında mantık gelir, kendi inanç sistemleriyle entegre etmişlerdir.
‘islamcılar devletle yakın ilişkiler kurdu’ erdoganizm-le-beraber-islamcilik-devletlesiyor-144702-1.
peki siyasal islam nasıl gelişiyor?
18’inci yüzyılın sonlarından beri püriten islami söylem modern ve siyasi bir dil geliştirmeye başlıyor. osmanlı modernleşmesi islami bir modernleşme hareketidir ve hareket içinde püriten islami ve toplumu islami kodlar ile terbiye edici bir söylem vardır. bu 1790’larda iyice gözle görünür hale gelir. 19. asır boyunca devlet ile islamcılık arasındaki ilişki kâh geriler kâh yoğunlaşır. 1925’ten sonra, radikal bir laikleşme hareketi başlar ama 1950’lerle tekrar islami akımlar, çok değişmiş ve yıpranmış bir şekilde devletle yeni bir ilişki kurmaya başlar. islami tecdid ve ihya, devletle beraber yapılır. onu yıkarak değil, ele geçirerek.
ya islamcıların kendisi devlet olursa?
bilmiyoruz henüz, şimdiye kadar hiç olmadı. belki şimdi bu dediğinizi yaşıyoruz.
islamcılar devlet içinde koalisyonun ortağıydı ve devleti şu ya da bu şekilde etkileme, devlet için gizli ya da kapalı kadrolaşma amacı güderlerdi. soğuk savaş’ta islamcılar, milliyetçilerle beraber, abd ve nato’nun yanında saf tuttular. uzun süre yine de asıl güçlü kesim hep bu milliyetçilikten çok uzak durmayan, anti-komünist milliyetçi-mukadesatçı, türkçü-islamcı kesim oldu. necip fazıl bu çizgiyi popülist bir tarzda başka bir noktaya çekti. iran devrimi, “islam devrimcisi” diye bileceğimiz anti-emperyalist, anti-amerikan, anti-israilci bir islamcı kanalın ortaya çıkmasını sağladı. bir ara islamcılık arasındaki mücadele abd ve türkiye’de merkez sağa daha yakın duran nurcular ile islam devrimcileri arasında devam etti. milli görüş hareketi, milliyetçi-mukadesatçı çizgi ile devrimci çizgiyi bir anlamda sentezlemeye çalıştı. bütün bu süreç içinde farklı yöntemlerle (başta kadrolaşma) devleti islamileştirmek fikri yaygındı. şimdi yeni bir islam söylemi ortaya çıkıyor ve bu “yeni” islam aynı zamanda devletleşiyor. ben bu yeni islamcılığa “erdoğancılık” ya da “erdoğanizm” diyorum.
ne demek erdoğanizm?
tarihsel olarak, islamcılık devlete karşı bir hareket değildir, devletle ittifak etmiş, ezildiğinde geriye çekilmiş bir harekettir… bütün güvenlikçi yapısıyla ve teknolojisiyle yeni bir devlet formu var ortada. erdoğan bu yeni devletin oluşumu sürecinde devletin başına geçti. şimdi bu devlet islami bir nitelik kazanıyor. islami söylem, devletin resmi ideolojisi oluyor. yalnız bu eski islamcılıktan farklılaşıyor. liderin, devletin ve milletin birliği ve bu birliğe ruh veren islami ve tarihi bir söylem. buna “islami bonapartizm” ya da “erdoğanizm” diyebiliriz. diğer yandan islam’ın devlet olmaması gerektiğini açıkça ifade eden, erdoğanizmin şehvetine kapılmayan az da olsa islamcı var. önümüzdeki dönemde bu iki kesim arasında enteresan tartışmaları gözlemleyebiliriz.
‘imam hatiplerde resmi ideoloji üretiliyor’
davutoğlu’nun tasfiye edilişini nasıl okuyorsunuz?
islamcılık açısından bakarsak, davutoğlu’nun tasfiyesi islamcılığın erdoğanizm altında bir bileşenden ibaret olması, liderlik karşısında özerkliğini kaybetmesi demektir gibi geliyor bana.
islamcıların bilimle olan ilişkisi bağlamında, okulların imam hatipleşmesi nereye oturuyor?
akli bilimlerle nakli bilimlerin sentezi olan imam hatip, anlattıklarımı çok iyi açıklıyor. bu okulları, bunların bir arada öğretildiği, doktrin haline geldiği yer olarak düşünmek lazım. imam hatiplerin resmi dinin ve artık resmi ideolojinin de üretildiği yerler haline geldiği bir dönem yaşıyoruz. resmi ideolojide “resmi din” de var. imam hatibin olağan okullara dönüşmesinin arkasında toplumu terbiye etmek fikri yatıyor.
tübitak’ın dönüşümünün de zemini bu mu?
aynı çerçevede islamcıların tübitak’ı kontrol etmek arzusu üzerinde durmak lazım. islamcı gelenek içinde bilimsellik çok önemsenir ama sınırlarının naklî (tefsir, kelam, hadis) delillerle belirlenmesi kaydıyla. dolayısıyla uygulamalı bilimlere, yani amelî (fiili) olana karşı ilgi, teorik bilimlerden çok daha fazladır.
‘uydurulmuş tarihi ve dini referanslar kullanılıyor’
siyasal islamcılığın doğuşunu, dinin toplumu disipline etme yönelimiyle anıyorsunuz. bugün için ne demeli?
akp, islamcılığı, utangaç da olsa, siyasi merkeze oturtabildi. ama henüz bu proje tamamlanmamıştı ki, akp’nin taşıdığı islamcılık bir anda eridi ve yerine başka bir islamcılık hakim olmaya başladı. dediğim gibi, buna islami bonapartizm ya da erdoğanizm diyebiliriz. yeni bir islamcılık bu; islamı oldukça basit ve formel bir şekle indirgeyip, devlet eliyle insanlara empoze eden bir model. modern devlet, kurumlar, dijital imkânlar ve kapitalizm enstrümanlarıyla tek düze ve jenerik bir din tanımlanıyor. ve formal enstrümanlar aracılığıyla, bu tek düze islam sadece laiklere değil; dindarlara da bu benimsetilmeye çalışılıyor. gerçek cami budur, müslüman böyle olur, baş böyle örtülür… hepimizi terbiye etmeye yönelik dini muhafazakâr bir jenerik din oluşturuluyor. bu aslında devletin islamileşmesi değil. islam’ın devletleşmesi sürecidir. islam devletleştikçe basitleşir, jeneriklerşir, standartlaşır ve toplumsal alanın karmaşık inanç pratiklerini buldozer gibi ezer. erdoğanizmle beraber islam devletleşiyor. bu devlet, islami türkiye’deki tarihsel, karmaşık ve farklı boyutlarıyla yaşanan islami pratikleri yok ediyor. bu yapılırken de çok sorunlu, kısmen uydurulmuş, tarihi ve dini referanslar sunuluyor.
son olarak, ensar vakfı skandalında da gördüğümüz gibi, onları çocuk tecavüzünü bile savunmaya iten şey nedir?
islami kesim karşı tarafa kesinlikle güvenmiyor. halil ibrahim yenigün’ün deyimi ile islamcılık müslümancılık haline geldi. mütedeyyin kesimlerin kazanımlarını her hal ve kârda koruma güdüsüyle, olan bitene ses çıkarmayan büyük bir kesim var. işler kötüye gidince savunmaya geçiyor, kazanımlarının yok olacağını sanıyorlar. kendi aralarında da güvensizlik var. erdoğan çevresi davutoğlu çevresine güvenmiyordu ve bu güvensizlik davutoğlu’nun tasfiyesi ile sonuçlandı. bende, yeni türkiye hiper güvensizlikten ortaya çıkacak yapısal bir krizle çökecek fikrini uyandırıyor.
*
‘ellerinde metin yok’
sizce akp bugün nasıl bir rejim inşa etmeye çalışıyor?
akp en azından resmi söylemde, türkiye’de kalkınmacı, demokratik bir toplum modeli öngörüyor ve bunu da başkanlık sistemiyle yapacağını söylüyor. ancak, islami bir kökten gelen bu hareketin demokrasi, sosyal devlet ve hukuk devleti ile ilişkisini kuracak bir metin yok. türkiye’yi çok derinden değiştirmeye çalışıyorlar ancak kafalarındaki proje çok net değil, elimizde bir metin yok. bu işi yolda halletmeye çalışıyorlar, devamlı zigzag çizmelerinin, değişen ittifakların nedeni bu.
*
‘naif hareketler gibi görmek yanlış’
islamcıların siyaset yapma tarzı nasıl?
islamcılık her zaman ittifaklar kurar. dikkatli, tedbirli bir geleneği vardır. nerede ne yapacağını bilir. soğuk savaş içinde kendini son derece kritik bir yerde konumlandırmayı bildiler. anti-komünist mücadelenin iyi bir aktörü oldular. islamcılara çocuk muamelesi yapılmaması lazım. bazı arkadaşlar gibi, ‘bunlar henüz olgunlaşmamış siyasi bir heyet, bunları fikirler vererek düzeltebiliriz’ söylemleri, onları naif hareketlermiş gibi görmek yanlış. bütün bu islamcı geleneği kesinlikle ciddiye almadan, bütün bu geleneği öğrenmeden bunlara akıldanelik (akılcılık) yapmamak lazım.
*
kimdir?
ali yaycıoğlu, stanford üniversitesi tarih bölümünde öğretim üyesi olup, ‘osmanlı ve islam dünyası tarihi’ dersleri veriyor. partners of the empire: the crisis of the ottoman order in the age of revolutions adlı kitap stranford üniversitesi yayınlarından bu yıl çıktı. kitabın türkçe çevirisi imparatorluğun ortakları: devrimler çağında osmanlı nizamının krizi başlığı ile koç üniversitesi yayınlarından 2017’de yayınlanacak.
ömür şahin keyif
kaynak:http://www.birgun.net/haber-detay/erdoganizm-le-beraber-islamcilik-devletlesiyor-114769.html
submitted by houseofcards79 to Turkey [link] [comments]


Üçlü İlişkilerde Son Durum? Tarot Açılımı İlişkiler Hakkında Videolar, Kadınlar Erkekler, Aşk ... İLİŞKİLER - NASIL AŞIK EDERSİN? KISKANÇLIKLA NASIL BAŞA ÇIKILIR? Kocasının Bahçivanla Gizli İlişki Yaşadığını Öğrenen Kadın Bakın Nasıl İntikam Aldı İsrail ile ilişkiler nasıl olmalıdır - Alparslan Türkeş

Uzun mesafe ilişkisi nasıl olmalı? - KizlarSoruyor

  1. Üçlü İlişkilerde Son Durum? Tarot Açılımı
  2. İlişkiler Hakkında Videolar, Kadınlar Erkekler, Aşk ...
  3. İLİŞKİLER - NASIL AŞIK EDERSİN?
  4. KISKANÇLIKLA NASIL BAŞA ÇIKILIR?
  5. Kocasının Bahçivanla Gizli İlişki Yaşadığını Öğrenen Kadın Bakın Nasıl İntikam Aldı
  6. İsrail ile ilişkiler nasıl olmalıdır - Alparslan Türkeş
  7. Terörist başı Öcalan’ın açıklaması acaba kime?

Ben çok kıskanç biriyim, uzun süreler öyle olmadığımı iddia etsem de aslında epey kıskancım. Siz de kıskanç mıyım ve bununla nasıl başa çıkarım diye soruyors... Eyyy kadınlarrr, Erkekleri kendinize nasıl aşık edersiniz? Bunun sırrı bu videoda! Aşk isteyenlere, Kendini güzel bulmayanlara, İlişkisinde o eski çekim kalmayanlara, “tutku mu? o da ... Terörist başı Öcalan’ın sandığa gitmeyin çağrısı kimi telaşa soktu? Bu açıklamanın anlamı ve muhattapları kimler? İyi dinleyin... Abone olmayı unutmayın. Eşinizle uzun süredir mutlu bir ilişki yaşıyordunuz fakat son zamanlarda ilişkinizde yolunda gitmeyen birşeylerin olduğunu fark ettiyseniz belki de hayatta inanmak isteyeceğiniz son şey ... Üçlü İlişkilerde Son durum Aklımdaki Kişi Ne durumda Ne olacak? 22 temmuz 22:22 dk Tarot Açılımı🔥🔥 - Duration: 22:22. Ayşegül ERGİN 27,093 views 22:22 İlişkiler Hakkında Videolar, Kadınlar Erkekler, Aşk, Sevgililik, Evlilik Yasemin Erkent; 66 videos; 15,219 views; Last updated on Mar 13, 2020 Cem Uzan: 2002'ye dönebilsem seçime başka partiden girerdim, AKP ana muhalefet olurdu - Duration: 10:46. BBC News Türkçe 3,408,612 views